Albaya Mektup Yok

Büyülü gerçekçilik denildiği zaman insanın aklına gelecek ilk isimlerden biri şüphesiz postkolonyal yazar Gabriel García Márquez. Márquez, yazdığı romanlar ile edebiyata yeni bir ruh üflemiştir kanımca fakat Márquez’in romanlarından çok daha sarsıcı olan pek az şey var ve bunlardan biri de yine kendi kaleminden çıkmış olan öyküleri. Albaya Mektup Yok isimli öyküsü ise bence yazdığı öykülerin en çarpıcı olanıdır çünkü bu öykü, başlı başına en az kelime ile bir ömür tam olarak anlaşılamayacak duyguları anlatma sanatıdır.

Öyküden söz etmek istiyorum ama ondan çok daha önce acı, zulüm ve korku kadar eski bir şeyden de söz etmek istiyorum hatta bu öyküyü yazarken Márquez’in de niyeti bana kalırsa benzer bir şeyden söz etmek üzerineydi: umut…

Umut çoğu zaman umutsuzluğu perçinleyen ve insanın gövdesini eski bir iskele gibi çatırdatan bir duygudur ama Márquez’in satır aralarında en derin umutsuzluktan doğan alaycı ve korkunç bir umut etme hâli filizleniyor. Bir noktada Márquez’in dehasına hayran kalmak gerekir diye düşünüyorum çünkü çoğu zaman iyi bir şeyi temsil eden bir duygu onun kaleminden çıktığında biraz trajikomik ama yine de şiddetli bir dehşet hâli ile sunuluyor okuyucuya.

Kolombiya’nın eski ve fakir bir kasabasında, baskıcı bir rejimin zincirleri halkın boynuna bir canavarın pençeleri gibi geçirdiği bir zamanda emekli bir albayın onu umut etmeye zorlayacak kadar umutsuz hikâyesini anlatıyor öykü. Ama bir yandan Márquez, kendine has anlatım biçimi ile dönemin baskıcı rejiminin tahlilini de bu kısa öyküde olabilecek en iyi şekilde yapıyor.

Öykünün hikâyesine genel olarak göz attığımız zaman… Onca yoksulluk çekmesine rağmen on beş yıldır hâlâ gelmeyen bir maaşı bekleyen albay karakteri hem oldukça gerçekçi hem de tamamen uydurma bir karakter olmak arasında gidip geliyor. Albayın hayatının dehşet verici detayları ve Márquez’in sade ama etkili anlatımı, işin gerçekçi boyutunu ortaya koyarken albayın bu dehşet karşısındaki umut dolu tutumu karakteri gerçeklikten koparıp yeniden kurgu olmaya mahkûm ediyor.

Albayın astım hastası karısı ise öykünün bir ayağının gerçekliğe basmasını sağlayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Tüm umudunu askerler tarafından vurularak öldürülmüş oğlundan kalma bir dövüş horozuna ve muhtemelen asla gelmeyecek olan bir mektuba bağlayarak neredeyse yarı aç sürdürdüğü hayatının bir gün düzeleceğini uman albaya en keskin eleştirileri yine albayın karısı getiriyor ve gerçeklerin katılığını albayın ve okuyucunun yüzüne çarpıyor.

Dönemin şartları ise daha öykünün ilk bölümünde albayın katılacağı cenaze hakkında sevinç duyması ile aktarılıyor çünkü albay bunun uzun yıllardır ilk kez doğal yollardan ölen birinin cenazesi olduğunu dile getiriyor aynı paragrafta. Yine öykünün devamında doktor karakteri üzerinden baskıcı rejimin gazeteleri sansürlemesi üzerine ince eleştiriler de yapılıyor. Öyküde buna dair albay ve doktor arasında geçen birkaç diyalog mevcut:

“Yine Süveyş sorunu.’ dedi doktor manşetleri okuyarak, ‘Batı durumunu koruyamıyor.’

Albay manşetleri okumadı. Midesini denetim altına almak için çaba harcıyordu. ‘Sansür konduğundan beri gazeteler yalnız Avrupa’dan söz eder oldu.’ dedi, ‘En iyisi Avrupalıların buraya gelmesi, bizimse Avrupa’ya gitmemiz. Böylelikle herkes kendi ülkesinde neler olup bittiğini bilebilirdi.”

Seksen sayfalık bir öyküde Márquez hem dönemi hem albayın yoksul ve iç karartıcı yaşamını hem de yeterince umutsuzluğun insanı garip ve çarpık bir umuda sürüklediği kendine has üslubu ile ustaca ortaya koyuyor. Yine de bunu yalnızca albayın hikâyesi olarak görmemek gerekir zira bu Márquez’in Márquez olmaya adım atmasının ve nasıl kendi kendisini inşa ettiğinin de öyküsüdür aslında hatta o büyülü gerçekliğe adım atmadan önce geçtiği son köprü demek daha yerinde olacaktır.

Öyküden daha ilginç olan bir diğer nokta da bana kalırsa öykünün ismidir. Ülkemizde neredeyse yılan hikayesine dönmüş bir durum bu. Orijinal ismi El coronel no tiene quien le escriba (İsp.) olan öykü, önce dilimize “Albaya Mektup Yazan Kimse Yok” olarak çevrilmiş ve sekiz farklı hikâyenin derlendiği bir kitap olarak basılmıştır. Daha sonra “Albaya Mektup Yok” ismi ile öykü ayrı olarak yine Can Yayınları tarafından basılmıştır. Öykünün ismi ise yine öyküde geçen bir karakterin her cuma sıklıkla dile getirdiği bir cümleden geliyor: “Albaya mektup yazan kimse yok.”

Posta şefinin tüm söylediği buydu, yalnızca albaya mektup gelmediğini söyleyip duruyordu, tam on beş yıldır söylemeye devam ettiği ve buna rağmen albayın tam on beş yıldır aynı mektubu bıkmadan beklediği gibi ama bana kalırsa posta şefinin ağzından dökülen en çarpıcı cümle albay ile olan şu diyaloğunda geçiyor:

“Bugün kesinlikle gelmesi gerekiyordu.’ dedi albay.

Posta şefi omuzlarını silkti.

‘Kesinlikle gelen tek şey ölümdür albay.”

Aslında oldukça basit ve edebî değerden uzak görünse bile basit bir cümlenin öykünün bütün zeminini oluşturuyor olması bile tek başına bu cümleyi pek çok kitaptan bile değerli kılmaya yetecektir.

Yine öyküdeki başka güzel bir detaya değinmek gerekirse… Márquez’in başyapıtı sayılan Yüzyıllık Yalnızlık (Cien años de soledad) eserinden tanıdığımız bir başka karakter olan Albay Buendía’ya yapılan göndermeler oldukça küçük ama kesinlikle öyküyü ayrı bir noktaya taşıyor. Hatta öyle ki Márquez, “Yüzyıllık Yalnızlık” eserini yazma sebebinin “Albaya Mektup Yok” öyküsünün okunması olduğunu dile getiriyor ki bu durumda zaten “Albaya Mektup Yok” eserini “Yüzyıllık Yalnızlık” romanından çok daha önce yazdığını söylemeye gerek yok.

Eğer bütün bu cümleleri toparlayacak olursak söylenebilecek pek az şey olduğu kanaatindeyim. Çünkü zaten Márquez olabildiğince az cümle kurarak bir külçe ağırlığında bir eser ortaya koymuş durumda. Yeterince umutsuzluğa düştüğümüzde bizi ayakta tutan muhakkak ya delilik ya da alaycı bir iyimserlik olacaktır ve belki de albay haklıdır:

“Hayat şimdiye dek icat edilen en güzel şey.”

                                                                                                                                                                                                                                            gandalfgillerden

  • https://ip169.ozelip.com:10977