Albert Camus

“Felsefenin temel sorusu, yaşamın yaşanmaya değip değmeyeceğine karar vermektir.”

7 kasım 1913’te Cezayir’in Mondovi kasabasında doğmuştur. I. Dünya Savaşı’nda Albert Camus henüz 11 aylık iken babasını kaybetmiştir. Albert Camus’un babasına ait hatıraları maalesef ki birkaç fotoğraf ve annesinin anlattığı birkaç hikâyeden ibaret olacaktır ömrü boyunca. Babasının mezarını da ancak 40 yıl sonra, Camus 40 yaşındayken bulabilmiştir. Mezar taşının altında yatan kişi 29 yaşındayken vefat etmişti. Hiç tanımadığı babasının kendinden genç olduğu bir buluşmaydı bu. “İlk Adam” adlı eserinde de dediği gibi: “Oğlunun babadan daha yaşlı olduğu yerde, yalnızca çılgınlık ve kaos vardı.”

Babasının ölümünden sonra, Camus ve ailesi oldukça zor geçen günlerin içine girmiştir. Maddi yetersizlikler aileyi günden güne zorlamıştır. Anne Catherine, evlere temizlik işlerine giderek iki oğlunu da okutmuştur. Bu yıllarda yaşadıklarını “Tersi ve Yüzü” adlı eserinde anlatmıştır Camus.

Liseyi burslu okuyan Camus daha sonra felsefe okumak için Cezayir Üniversitesi’ne girmiştir. Bu yıllarda üç tutkusu vardır Camus’nün:  futbol, felsefe ve tiyatro.  Futbol, Camus için hayata ve ahlaka dair gerçekçi bir pratik olmuştur her zaman. İşte bu yüzden futbolu çok önemsemiştir. Tam da bu yüzden ölümünden birkaç sene önce Racing Paris ile Monaco arasında oynanan futbol karşılaşmasında da rastlarız Camus’ye. Kendisi de futbol oynamayı çok sevmektedir. Ne yazık ki genç yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığı, onun kalecilik kariyerine son vermesine neden olmuştur. Felsefe ve tiyatro, onun için tutunacak son dallardır artık.

1936 yılında, “Plotinos ve Aziz Augustinus” üzerine yazdığı tez ile felsefe eğitimini tamamlamıştır. Aynı yıllarda ise bir grup arkadaşı ile İş Tiyatrosu’nu kurmuştur. Yine aynı yıllarda Komünist Partisi’ne katılmış ancak anlaşmazlık sebebiyle kısa sürede ayrılmıştır.

Tam da bu yıllarda Camus’ nün eserleri peş peşe gelecektir. 1937’de Tersi ve Yüzü, 1942’de Yabancı ve Sisifos Söyleni, 1947’de Veba, son eseri sayılabilecek Düşüş ise 1956 yılında yayımlandı. 1957 yılında ise “çağımızdaki insan vicdan problemini, keskin görüşlü bir ciddiyet ile aydınlatan edebi üretimi”nden ötürü Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. Ödülü alırken ise şöyle demiştir Camus: “Kendi adıma ben sanatım olmadan yaşayamam.”

Camus’ nün yaşadığı yıllarda Paris, mükemmel bir entelektüel çevreye sahipti. Ressamlar, şairler, yazarlar, filozoflar… Varoluşçu felsefenin öncüsü sayılabilecek Jean Paul-Sartre de Paris’in sakinlerinden birisiydi o yıllarda. Camus ile de oldukça sıkı bir dostlukları vardı. Lakin bu dostluk 1950’lerin hemen başında son bulmuştur. Sartre, Camus ile dostlukları ile ilgili olarak şunları yazmıştır:
“O ve ben bir fikir ayrılığına düşmüştük. Bir fikir ayrılığının önemi yok -bu ayrılığa düşenler birbirlerini bir daha hiç görmeseler bile- bu yalnızca, bizi ayıran kısıtlı, ufak dünyada birbirinin görüş alanını yitirmeden başka bir şekilde yaşama biçimi. Bu durum beni onu düşünmekten, okuduğum kitapta ya da gazetede onun gözlerini hissetmekten ve merak etmekten alıkoyamadı: Bununla ilgili ne düşünüyor? Bununla ilgili şu anda ne düşünüyor?”

Camus, 1960 yılının Ocak ayında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Ailesiyle birlikte, Lourmarin’de geçirdiği yılbaşından sonra Paris’e dönerken gerçekleşmiştir. Eşi ve iki çocuğu ile beraber tren ile dönecek iken son anda fikrini değiştirmiş ve yayıncısı ve arkadaşı Michel Gallimard’ın kullandığı araba ile dönmeye karar vermiştir. Ölüm anında cebinde Paris için bir tren bileti ve 1994 yılında yayımlanacak olan otobiyografik roman İlk Adam’ın el yazmaları bulunmuştur. Genç yaşta hayatını kaybeden ünlü yazar, eğer o gün fikrini değiştirmeyip ailesi ile trene binseydi belki çok daha farklı şeyler konuşuyor olacaktık. İşin ilginç ve bir o kadar üzücü olan kısmı ise Camus daha öncesinde, araba kazasıyla ölmeyi, en absürt ölüm olarak ifade etmiştir.

Camus felsefesinin temelinde iki kavram bulunur: absürt ve intihar. İnsanın bu iki kavram ile karşılaşması, kaçınılmazdır. Çünkü insan yaşamın anlamı ile oyalandıkça, yaşamın kendisinden ve bilincinden uzaklaşmıştır. İşte tam da bu yüzden, dolaysız ve içten bir hesaplaşma gereklidir. Absürt kavramı, dünya ile insan arasındaki anlamsızlık ve uyumsuzluk döngüsünü, birbirine yabancı olma durumunu ifade eder. Bu varlığın kendi absürtlüğüdür. Camus, bu kavramı Sisifos Söyleni adlı eserinde detaylı olarak incelemiştir. Bu düşünce daha sonra absürdizm akımını ortaya çıkarmıştır. Absürdizm, insanlığın evrende bir anlam bulma çabalarının boşa olduğunun ve bu uğraşın elbet başarısızlıkla sonuçlanacağını söyleyen bir akımdır. İşte bu noktada sorulması gereken soru tüm bu absürtlüğün içinde yaşam yaşamaya değer mi? Yoksa bütün bu absürtlüğe rağmen yaşamaya devam etmek, onu bir yükümlülük haline mi getirir? Camus intihar sorusunu felsefenin temel sorusu haline getirirken aslında bunu amaçlamıştır. Çünkü bu sorgulama gereklidir. Absürd yaşama karşı, intihar düşüncesi absürde, boyun eğmek olduğu için Camus tarafından ilk seçenek olarak görülmemiştir. Absürde başkaldırı için, yaşamakta ısrar etmek, yaşamakta diretmek gerekir.

İnsan absürd olanı ve absürdün tam ortasında kaldığından beri dünyaya yabancı kalmıştır. Bu yabancılık, bir kayıtsızlık, tepkisizlik olarak kendini ortaya koyar. Camus’ nün, “Yabancı” adlı eserindeki Meursault karakteri aslında bu yabancılaşmayı, kayıtsızlığı en üst perdeden aktarmayı başarmıştır. Camus’ nün, absürde karşı ortaya koymuş olduğu yol ise, yaratmaktır. O, yaşam ile intihar arasındaki çıkmazda yaşamdan tarafa olan yolun seçilebileceğine inanıyordu. Onun için, yaşam elbette yaşanmaya değerdi çünkü yaratma ve üretme imkânı bizim elimizdeydi. Absürd olana karşı başkaldırı ancak bu şekilde mümkün olabilirdi. Yaratmalıydık çünkü gerçekliğin aşağı çeken çirkinliğini bu sayede alt edebilirdik. Sanattan ve yaratımdan uzak bir yaşam, bizi ölüm safına zaten en başta alacaktır. “Yaratmak yazgıya biçim vermektir.”

freud purosu

  • https://ip169.ozelip.com:10977