Doğu Türkistan Dosyası: I. Bölüm

Kendimi bildim bile televizyonun karşısındayım. Babam o kadar haber izlerdi ki kendimi adeta tartışma programlarının içinde hissederdim. Günlük siyaset tartışmaları dışında yine ekonomiden ve sefaletten pek bahsedilmezdi, şimdiki gibi aynı. Gel gelelim dünyaya açılan farklı programlar da izlerdik, o zamanlar başka ülkenin dahi işlerine burnunu sokan gazetecilerimiz vardı. Ama öyle bir program vardı ki bu tür onlarca gazetecinin yetişmesine sebep olmuştur. Aslında böyle bir dosyayı açmamdaki en büyük nedenlerden biri de bu tür bir güncel belgesel programının artık olmamasıdır. Bu program hepimizin bildiği 32. Gün programı. “Doğu Türkistan” dosyası yabancı medyada çok kez işlendi. Şüphesiz 32. Gün devam etseydi bir “Doğu Türkistan” dosyası olurdu. Konu üzerine az çok fikri olan kişiler geçen yıl BBC’nin toplama kamplarından birine yaptığı ziyareti mutlaka izlemiştir. Türk televizyonlarında henüz bu mesele tam anlamıyla değinilmedi ve böyle giderse iki sene daha değinilmeyecek ve belki de hiçbir zaman. çünkü televizyonlar artık eski televizyonlar değil. İnternet ise doğrusuyla yanlışıyla uçsuz bir bilgi deryası. Böyle bir ortamda ulusal basında Doğu Türkistan’da neler olduğu hakkında çok az şeye rastlıyoruz. Bunun en büyük sebebi şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin iç işlerine karışmak istemeyişi. Her ne kadar mevcut hükümetin bu görüşe sahip olduğunu bilsek de partiler genelinde de böyle bir konsensüs mevcut durumda. “İç işlerine karışmak istemeyişi” işte bu kısa ve net cevap aslında konunu özeti mahiyetinde ama biz bu konuyu en başından ne olacağına kadar açalım ve soydaşlarımızın ne durumda olduğuna biraz daha yakından göz atalım. İşte Doğu Türkistan dosyası…


(Kaynak: Uluslararası Af Örgütü)

Öncelikle edindiğim bilgilerin ekseriyeti batı kaynaklardan edindiğim bilgiler. Bu konuda birkaç kitap karıştırmış olsam da Çin hakkında çok bir şey bilmediğim gibi Çin kaynaklarından da yararlanmak oldukça zor. Çin hükümetinin kendi yayınladığı bilgi ve belgeler dışında Çin medyasından pek farklı şeyler yazılmıyor. Tüm bunlarla beraber hangi bilgiyi edinip, süzüp size satsam da bu bilgilere inanıp inanmamak size kalmış bir durum. Yazının sonucunda Uygur Türklerinin cihatçı terörist veya özgürlük mücadelesi veren insanlar olduğunu düşünmenizi istemiyorum. Amacım bölgede neler yaşandığı ve bölge halkının neler yaşadıklarını bilmenizden başka bir şey değil.

Doğu Türkistan deyimi aslında pek yeni bir deyim. Türkistan ismi yüzyıllardır kullanılmakta ama “Doğu” Türkistan deyimi yaklaşık 150 yıldır kullanılıyor. Rusya ve Çin bölgedeki Türk hanlıkları üzerinde hâkimiyeti 19. yüzyılda tam anlamıyla tamamladıklarında bölgeyi adlandırma problemi ile karşı karşıya kaldılar. İlk başlarda Rusya kendi bölgesine Türkistan diyordu, ne var ki bu adlandırma Çin açısından gerginlik yaratabilirdi. Çünkü Türkistan denilen Orta Asya’nın bu göbek kısmı, Çin’in batı bölümünün büyük kısmını içeriyordu. Bu sebeple Ruslar egemen oldukları kısma Rus Türkistan’ı adını verdiler. Ayırmak için Çin ise Çin Türkistan’ı ve Çin Orta Asya’sı gibi adlandırmalar kullandı. Bugün ise kendi dilinde “Yeni Sınır” anlamına gelen Sincan adını kullanıyor. “Sincan Özerk Bölgesi” bu isimle Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı durumda. Bölgede çoğunluk olan Türkler pek tabii bu adlandırmaları kullanmak istemediler ve kullanmadılar.


Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Kaynak WSJ)

 Rus tarihçi Grigoryev, Türkistan’ın Çin’in içinde kalan bu parçasına son adlandırmayı yapan kişi olacaktı. Alman coğrafyacı Carl Ritter’ın “Asya Coğrafyası” isimli eserini Rusçaya çevirdi ve “Doğu Türkistan Coğrafyası” başlığıyla bir ekleme yazıp bu eseri Rus İmparatorluğu Coğrafya Derneği’ne teslim etti. Bu ilk adlandırma günümüze kadar geldi. Şüphesiz “Doğu Türkistan” problemi Grigoryev’in adlandırmasıyla alakasızdı. Bu anlattıklarımız sadece bölgenin adıyla ilgili. Etnik açıdan bölgeye yaklaştığımızda ise iki büyük devletin asimilasyon ve göç politikalarının eserlerini görüyoruz.

Rusların bölgeye hâkim olmasıyla ve Çin’in batıya olabildiğince genişlemesiyle Türkistan adeta bir yarık halinde iki bölüme ayrıldı. İki ayrı yerde aynı ırk, dil, kültür ve dine mensup insanlar bulunmaktaydı. Orta Asya’nın zaten var olan karmaşıklığı böyle bir tahlisiz bölünmeyle adeta alt üst oluyordu. Bu ana bölünme ileri de çok daha büyük ayrılmalara sebebiyet verecekti. Görünürde İki Türk kolu bölünmüş gibiydi. Bunlar yüzyıllardır bir arada kaynaşmış Kıpçak (Batı) ve Karluk (Doğu) öbekleriydi. Hatta Karluk öbeğinin bir kısmı da Batı da kalıyordu ve kendilerine “Özbek” diyorlardı. Tarihsel olarak Göktürklerden bu yana baktığımızda Türkistan atlı göçebe milleti bir devlet altında yaşamayı birçok kez başarmıştı. Kadim Uygur’dan Harezmşahlar’a, Selçuklu’dan Çağatay’a ve pek tabii Moğol İmparatorluğu’na kadar bu birlikteliği perçinleyen devletler olmuştu. Ne var ki Orta Asya ve Orta Asya devletleri, Avrupa’nın ve Çin’in durmayan yükselişinden nasibini almakta gecikmeyecekti. Rusların 16. yüzyılda başlayan işgali Türk hanlıklarının birbirleriyle mücadelesiyle kesinleşmiş ve 18. yüzyılın sonlarında Çin’in sınırlarına dayanarak nihayete ermişti. İmparatorluğun yıkılışı ve devrimden sonra Türklerin Sovyetler Birliğinde durum ve koşulları ayrı bir yazının konusu olduğundan bu ehemmiyetli konu üzerinde ayrı bir tefrika yayınlanması kanaatindeyim. Ama şu belirtilmeli ki; 19. ve 20. yüzyıllar Türkistan için kan ve gözyaşından başka bir şey getirmediği gibi, Bolşevik devriminin “halkların kardeşliği” adlı serin rüzgârı da bağrı yanık Türklere esmeyecekti. Türkler yine başta kültürel olmak üzere asimilasyonlara uğrayacak, ayrıştırılacak ve trenlerle aç ve susuz göçlere tabi tutulacaktı.


1944 Kırım Tatar Sürgünü’nden bir kare.

Konumuz “Doğu Türkistan” olduğundan Çin’in Türkleri asimile ve göç politikalarının son iki yüzyılda neler olduğuna bakmak gerekiyor. 20. yüzyıl öncesinde daha doğrusu 19. yüzyılın sonlarına kadar Çin’in tam hâkimiyetinden bahsedemeyeceğimiz için 20. yüzyılda ilk çatışmaların bölgede başladığını söylemek doğru olur. Biraz önce bahsettiğimiz ana bölünme dışında bölgede mezhepsel ve dinî çatışmalarında arkasında Çin bulunuyor. Doğu Türkistan’ın 1953 sayımına göre %75’ini Uygur Türkleri oluştururken günümüzde %45’ini Uygur Türkleri %40’ını ise Han ulusu oluşturuyor, yani Çinliler. Anlaşılacağı üzere çoğunluk halen Türklerde olsa da Çin nüfusu da azımsanmayacak derecede. İşte bu önemli veri bölgede Çin’in hâkimiyet kurmasını da sağlıyor. Çin’in tezi bölgenin MÖ 200’den beri Çin’e ait bir bölge olduğu yönünde. Çinlilere göre bölgede çoğunluğa sahip Uygur Türkleri “shǎoshù mínzú” yani “etnik azınlık. Uygur Türkleri aynı zaman da 55 tanınmış etnik azınlıktan biri. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Anayasası etnik azınlık gruplarının ekonomik ve kültürel kalkınmasını teşvik eden ve eşitlik haklarını güvence altına alan bir anayasa. Ne var ki bu güvence yazıda kalmış durumda.

Uygur Türkleri bölgeye iki kez hâkim oldu. Bunların ilki Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin 1932’de kurulmasıyla gerçekleşti. İki yıl süren bu kısa ömürlü devlet Tarım Havza’sının güneybatısında yer alıyordu. Devlet Türkiye Cumhuriyeti’ne tanınmak istediğini bildirse de Sovyetler Birliği’nden kaynaklı olumsuz cevap aldı. İkinci kez ise Kazak Türklerinin isyanı sonucunda 1944’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Bu isyanda Osman Batur gibi önemli liderlerin etkisi büyüktü. Ne var ki bu kurulan devlet de 1949’da Çin’e ilhak edilerek Uygur Türklerinin bölgede hâkimiyeti sonlanmış oldu. Kısa süreli Cumhuriyet denemeleri başarıya ulaşmasa da bölgedeki Türk kökenli halklar Çin yönetiminden ve baskılarından kurtulmak amacıyla çeşitli farklı denemelerde bulunmaya devam ettiler. Zamanla daha sistemli ve organize hale gelen baskılar 1980’lere gelindiğinde hiç olmadığı kadar yükselecekti.  Zaman zaman büyük ölçekli katliamlar olsa da ne Sovyetler ne de ABD pek bu durumu dünya kamuoyuna getirmiyordu. Çin’in ana politikası bu zamanlarda değişimlere de uğradı. 11 Eylül’e gelinen sürece kadar -11 Eylül bir dönüm noktası, 2. bölümde değineceğiz- Uygur karşıtlığından İslam karşıtlığına dönen bir nefret kutbu söz konusu oldu. Çin Dünya’ya etnik temizlik yaptığını göstermemek için yaptıklarını laiklik adı altında yapıyormuş gibi gösteriyordu. Ne var ki durum pek öyle değildi. Bütün Çin’de uygulanan İslam karşıtı uygulamalar nasıl oluyorsa Doğu Türkistan’da ve özellikle Uygur Türkleri üzerinde yoğunlaşıyor. İlk başta öğretmen, öğrenci ve devlet kurumlarında yer alan baskılar; zamanla Kur’an bulundurmanın namaz kılmanın suç kabul edildiği kural dışı uygulamaları da beraberinde getiriyordu. Kural dışı uygulamalar bugün bile devam ediyor. Çin’in kolluk kuvvetlerinin inanılmaz bir gücü var. Sadece Müslüman, Uygur Türkü, Kazak Türk’ü değil; polislerin istediği zaman öldürme yetkisi mevcut.

Böyle bir ortamda 2000’lere gelene kadar sayısız sayıca azımsanmayacak ölümlü vaka bulunmakta. (Kaşgar Katliamı, Gulca Katliamı vs.) 11 Eylül’e giden süreçte bir de ayrı oluşum teşekkül olmak üzereydi; bu oluşum Çin hükümetine pasif direniş göstermek yerine siyasi ve ideolojik değişimi amaç edinmiş şiddet kullanan gruplardı. Terörizm terimi Çin için nispeten yeni ve belirsiz bir ifade olmasına rağmen Çin hükümeti için her türlü başkaldırıda kullanılan bir kılıf olmuştu bile. Doksanlarda olan bombalı saldırılar ve 2011’den 2014’de kadar süren bir bombalı terör saldırısı bu kirli damgayı Uygur Türklerinin üzerine vurulmasını da perçinleyecekti. Bugün bile bu arka planı ve amaçları kesin olarak gün yüzüne çıkmamış 11 Eylül saldırıları, Çin’in Doğu Türkistan politikalarındaki değişimin en büyük kırılma noktasını oluşturacaktı. Bu saldırılar sonucunda Çin’in otoriter devlet imajıyla bölgede ortaya koyduğu baskılar soykırım boyutuna ulaşacak ve Doğu Türkistan dosyası küresel bir soruna dönüşecekti.

Doğu Türkistan Dosyası’nın devamı II. bölümüyle sizlerle olacak…

crimson

https://dergi.kafasozluk.com/dogu-turkistan-dosyasi-ii-bolum/
  • https://ip169.ozelip.com:10977