Doğu Türkistan Dosyası: II. Bölüm


11 Eylül 2001, Dünya Ticaret Merkezine ikinci uçak çarpmak üzere.

11 Eylül 2001… O güne kadar olanlardan sadece Çin’in Müslüman Türklere olan baskısı olarak bahsedilirken, o günden sonra Çin’in politika değişikliği ile bu baskılar adeta insanlık suçu haline gelecek ve Uygur Soykırımı diye adlandırılmaya başlanacaktı. Bu değişim Çin’in ikiz kulelerin El-Kaide saldırısı ile vuruluşunun siyasi olarak çok iyi kullanmasıydı. Çin, saldırı sonrasında “Radikal İslam” ve “İslamî Terörizm”e açıkça savaş açtığını bildiriyor ve Doğu Türkistan’ın gerçek temizliği(!) için “Radikal İslam” adını dünya kamuoyunda kullanmaya başlıyordu. Bölgedeki uygulamalar ne kadar “Radikal İslam”ı engelleme adımı gibi dursa da işin aslı pek öyle değildi. Yasak ve insanlık dışı uygulamalar özellikle Uygur Türkü Müslümanlara yoğunlaşarak dinî aşırılıkları törpüleme adı altından soy ve kültür kırımına varıyordu. Bu açıdan sözde “Terörizm” seviciliği yaptığım düşünülebilir. Ama az önce değineceğim konular şiddet yanlısı teröristlere değil sivil halka yapılmakta olan uygulamalar. Bunlara geçmeden önce Çin’in neden böyle bir etnik temizliğe ihtiyacı olduğunu kendi açısından değerlendirelim.

Doğu Türkistan her ne kadar tarihsel açıdan tarıma elverişli olmasından dolayı önem atfedilmiş olsa da bölgedeki zengin mineral ve petrol yataklarının keşfi önemini çok daha fazla arttırdı. Tarım dünden bugüne çok daha verimli halde. 2016 yılında toplam ekili alan 6,2 milyon hektara ulaştı. Bu neredeyse tarım açısından elverişli olan bölgemiz Trakya’dan üç tane demek. Doğu Türkistan küresel pamuk tüketiminin dörtte birini karşılıyor. Ayrıca bölge Çin’in en büyük “kara limanı”. Kara yoluyla ticaretin ekseriyeti buradan geçiyor. Tüm bu zenginliklere rağmen bölgede yer yer ekonomik uçurumlar mevcut. Sefalet içerisindeki coğrafyanın ortasında Çin’in en büyük ekonomik merkezlerinden biri olan “Urumçi” yükseliyor. Urumçi gibi birçok şehirde Uygur Türkleri alelade bir iş bulmakta bile zorlanırken, Çinliler için durum tam tersi. Şehirde nüfusun bile bölgenin geneliyle alakası yok. Çin hükümetinin 2010 sayımına göre şehrin %75’i han ulusundan. Bölge sadece ekonomik olarak değil siyasi konumu yüzünden de önem arz ediyor. Bölgenin Rusya, Kazakistan, Hindistan ve Moğolistan’a komşu olması jeopolitik bir önemde veriyor. Kısacası bölgenin değeri Çin hükümeti için yadsınamaz derecede. Bu bölgeyi korumak ve elden çıkarmamak için de insanlık dışı uygulamaları normalleştiren bir Çin politikası mevcut. Bu politikayı mecburiyetten değil sadece öyle olması gerektiği için yapan Çin’in BM’de daimi üye sıfatı ve Küresel güç refleksiyle hareket etmesi bu durumu normalleştirebilmesinin en büyük sebepleri arasında.

İşte, genel anlamda Çin hükümetinin ve bölgenin durumu bu şekilde. Peki, 2000’lerden günümüze gelinen süreçte ne değişti ve Uygur meselesi ara sıra önümüze gelir oldu? Neden düne kadar haberimiz yoktu? Çin’in “terör” yaftası artık işe yaramıyor mu?

1997 Gulca Katliamının ardından bölgedeki yaygın huzursuzluk azaltılmış olsa da hükümet tarafından uygulanan baskılar aynen devam etti. 2001’de Moskova’da alınan kararla 2008 Yaz Olimpiyatları’nın Pekin’de oynanacak ve Çin ev sahipliği yapacaktı. Ne var ki olimpiyatların arifesinde Kaşgar’da ayrılıkçılar tarafından bir terör saldırısı düzenlendi. Olimpiyatlar bu saldırının gölgesinde geçerken 2009 Temmuz’un da Urumçi’de bir dizi şiddetli ayaklanmalar baş gösterdi. Din ve düşünce özgürlüğü temelinde başlayan yürüyüşler Çin’in azınlık politikası karşısında önemsiz sayıldı ve binlerce kişi dağıtıldı. Yüzlerce kişi ise öldürüldü. Batı basını konuyla ilgilenirken ayaklanma ardından binlerce kişi gözaltına alındı, bölgedeki iletişim kanalları da hükümet tarafından kesildi. Diğer yandan, bazı Han (Çinli) vatandaşlar Uygur Türklerinin tercihli üniversite, özel tedavi, tek çocuk politikası ve zorla yapılan evliliklere karşı çıkmasını “ayrılıkçı arzusu” olarak gördüler. Bu olayla aslında iki tarafın hiçbir zaman sağlam bir bağa sahip olmadığı ortaya çıkmış oldu.


Zhang Chunxian (Jang Çunşyen)

Nisan 2010’unda ise Zhang Chunxian, 14 yıldır insanlık dışı politikaların arkasında olan eski Komünist Parti Başkanı Wang Lequan’ın yerini aldı. Zhang Chunxian, Wang’ın politikasına devam ettirdi ve hatta onları daha da güçlendirdi. 2011’de modern kültürün gelişmeye yol açacağını belirterek yapacağı değişimlerin ilerici düşünceler ile perdeleneceğinin ilk sinyallerini vermişti. 2012’de ilk olarak “aşırılıktan arındırma” kampanyalarından bahsetti. Buna göre Kur’an taşımak ve namaz kılmak gibi durumlar aşırılık olarak görüldü. Aynı yıl Çin Komünist Partisi genel sekreteri Şi Cinping oldu. Şi Cinping başkan olması durumu iyileştirmek yerine daha da kötüleştirdi. Şi Cinping ile Çin hükümetinin Doğu Türkistan politikası devletin en temel doktrinlerinden biri haline geldi. Suriye İç Savaşı’nın başlaması Çin hükümeti için önemli bir fırsat olarak görüldü. 2014 yılında Hükümet “teröre karşı halk savaşı” ilan etti ve yerel yönetim, halka açık yerlerde uzun sakalların yasaklanması ve peçe takılmasını da içeren yeni kısıtlamalar getirdi. Baskıcı önlemler arasında Müslüman türbe ve mezarlarının sistematik yıkımı, dinî önderlerin ve akademisyenlerin gözaltına alınması, yeni doğan bebeklere “yasaklanmış isimler” verilmemesi gibi insanlık dışı uygulamalar vardı.

Tüm bu ve sayısız benzer insanlık dışı baskılarla paralel dışarıda bu yapılanlar “soykırım” olarak görülmeye başlandı. Çin bu asimilasyon politikasını 21. yüzyılda toplama kampları kurarak nihayete erdirdi. Bu sözde radikal düşüncelerin ayıklandığı toplama kampları Holokost’tan bu yana görülen en kapsamlı etnik ve dini temizlik hareketi olacaktı. Tüm bunların yanında toplama kamplarına Uygur Türkleri herhangi bir suç işlemeden ve bir yargılanmadan geçirilmeden alınıyor. Çin hükümeti eğitim amaçlı var olduğu söylediği bu tesislerde milyonlarca Uygur Türkünü tutuyor. Çin hükümetinin belgelerine göre 1 milyondan biraz fazla olan sayı, batılı kaynaklarca 3 milyondan fazla. The New York Times’ın Aralık 2019 tarihli haberine göre ise kamplarda 497 bin çocukta bu tür tesislerde yatılı eğitim görüyor. Bu kamplara girmek için bir sebebe ihtiyacınız yok. Cep telefonu kullanmıyorsanız, arka kapıları çok sık kullanıyorsanız, “alışılmadık” miktarda elektrik tükettiğiniz anlaşıldıysa veya başınız gereğinde fazla kapalı/sakalınız anormal uzun ise gözetime ve eğitime alınıyorsunuz. Çin’in “aşırılıkla mücadele eğitim merkezleri” bu yerlerin içerisi de dünyada görülmedik işkence ve beyin yıkama uygulamalarını barındırıyor. Tüm bunlar Çin’in aleyhine olduğundan bu kamplardan kaçan insanların açıklamaları Batı medyasında geniş yankı buluyor. Google’a “uyghur prisons” yazdığınız da dahi BBC’den Al Jazeera’ya yüzlerce röportaja ulaşabilirsiniz. Aktarılanlardan yapılan işkencelerin elektrik koltukları ve tazyikli su gibi olağan kabul edilebilecek işkencelerden çok daha fazlasını içerdiğini anlıyoruz. Bu işkencelerin en sık ve en iyisi saatlerce Çin, Komünizm ve Şi Cimping tezahürat ve marşlarının söylendiği saatler. Toplama kamplarında özellikle mütedeyyin insanların içki ve domuz yemesi sağlanıyor. Birçok kadın tahmin edebileceğiniz nedenlerden intihar etmekte. Kamptaki suçsuz insanlar çeşitli ilaçlar için de kullanılmakta. O kadar çok benzer ve daha vahim aktarılanlar var ki 731. Birim’in devam ettiğini kanıtlar nitelikte. Peki, Kamplar bugün ne durumda?


Sincan Lop İlçesi’ndeki bir yeniden eğitim kampında radikalleşme ile ilgili konuşmalar dinleyen kamp tutukluları. (Kaynak: WeChat MP platformundaki Sincan Adli Yönetim hesabı)

Tam anlamıyla 2014’de başlamış olan “aşırılıklara mücadele” 2017’de daha da kapsamlı hale getirildi. Kamptakilerin fabrika ve tarlalarda zorunlu çalıştırılması da ortaya çıkarıldı.  2019 yılında ise kampların sayısı üç katına çıktı. Bu sıralarda Çin hükümeti politika değişikliğine giderek kampları saklama çabasından da vazgeçti. Artık dünyanın gözüne soka soka, dalga geçer gibi buralarda aşırılıklarla mücadele ettikleri eğitim kurumları oluşturduklarını söylüyorlardı. BBC’nin başta belirttiğim belgeseli de bu propagandanın bir eseri olmalıydı ne var ki BBC gibi kurt tabir edilecek medya organı bunu tam ters propaganda olarak lanse edebildi. Daha sonra ise bunun işe yaramadığı anlaşılınca temsili gösteriler yabancı gazetecilere kapatıldı. Terörle, aykırıcılıkla mücadele ettiğini söyleyen Çin hükümetine göre ise bu iddiaların birçoğu asılsız olmakla birlikte Çin karşıtları Doğu Türkistan’daki etnik unsurların barış ve memnuniyet içinde yaşadıkları gerçeğini de görmüyorlar. Evet, yaklaşık iki ay önce bu konuyla pek az açıklama yapan Çin Dışişleri Bakanı aynen bu cümleyi sarf etti. Çin’in son hamlesi ise “Sincan Harika Bir Ülkedir” başlıklı propaganda videoları oldu. YouTube gibi çeşitli platformlardan ulaşabileceğiniz bu videolarda Türklüğe ve İslam’a dair bir şey görmek şöyle dursun kameralara halktan normal bir kişi bile yansımıyor.

Gelinen noktayı değerlendirecek olursak durum şu ki; Çin, Doğu Türkistan’daki baskısını dışarıdan gördüğü baskının refleksiyle daha da arttırıyor. Son yıllarda yerel idarelerde (Özerk Bölge ve bazı şehirlerde) çözülmeler görülse de merkezî idare ve Çin Komünist Partisi doktrinine sadık kalarak süreci arttırarak devam ettiriyor ve böyle giderse devam edecek gibi. Peki, son olarak dünyanın ve bizim duruşumuz ne, ne olabilir?

Meselenin taraflarından biri Çin olunca Uygur meselesi dünyanın tamamında Arakan’dan farklı tepkilere sebebiyet veriyor. Bu örneği vermemde ki sebep, Arakanda Müslüman katliamlarına neden dünya sessiz kaldığını da söylemek istemem. Çünkü katliamın arkasında direkt olarak Çin, ABD veya Rusya yoktu da o yüzden. Hal böyle olunca Arakan Müslümanları büyük devletler için bir çıkar pazarı durumda değildi. Ama Uygur ve daha geniş anlamda Doğu Türkistan meselesi için durum tam tersi istikamette. Bu nedenle Çin denildiğinde batının birinci dosyası “Doğu Türkistan Dosyası” oluyor. Genel olarak bahsedecek olursak ABD olayı birçok kez kınadı ve olanları “soykırım” olarak nitelendirdi. İngiltere yaptırım tehdidinde bulundu. BM ise 39 ülkeyle manidar bir deklarasyona imza attı ve Çin’i en ağır dille kınadı. İmzacı ülkeler arasında Türkiye olmadığı gibi Bosna-Hersek ve Arnavutluk dışında İslam veya Türk devleti de yoktu. İsveç Uygur Türklerine mülteci statüsü tanıdı. Çeşitli AB ülkelerinde ayrı ayrı ve parlamento ve konsey olarak da kınamalar devamlı gelmeye devam etti. Tüm bunlar olurken basına pek yansımayan bir şey daha oldu. Geçtiğimiz sene yaz aylarında Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Şi Cimping ile mazlum bir milletin devlet başkanı üst düzey telefon görüşmesi yaptı. Telefonun ucundaki isim, Başkan Şi Cimping’e “Çin’in Sincan Özerk Bölgesi ve Hong Kong’taki temel çıkarları ile ilgili diğer konularda meşru konumunu desteklemeye devam edeceğiz.” diyordu. Telefonun ucundaki isim Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas’tı. Telefonun diğer ucundaki Şi Cimping içinse bu destek sözlerinin pek kıymeti harbiyesi yoktu. Peki, dünyadaki bu gelişmeler olurken Türkiye’de neler oldu? Şuan ne yapıyoruz ve ne yapacağız?


İki devlet başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Şi Cimping Çin’de bir arada. Mayıs 2017 (Kaynak: Sputnik)

Konu üzerinde ilk üst kademe değerlendirme Temmuz 2009 Urumçi başkaldırıları ardından geldi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Türkistan’daki olayların vahşet boyutuna vardığını ve olayların bir an evvel engellemesi ve sorumlularının adalet karşısında hesap vermesi gerektiğini kaydetti. Erdoğan ayrıca olayı Türkiye’nin geçici üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşıyacaklarını duyurdu. Olayların “iç meselesi” olduğunu savunan ve konseyde veto hakkı bulunan Çin, Türkiye’nin bu girişimine karşı çıktığını açıkladı. Erdoğan, birkaç gün sonra İtalya’da düzenlediği bir basın toplantısında Çin’deki ölümler hakkında “adeta bir soykırım yaşanıyor” ifadesini kullandı. Bu ifade Çin hükümetinde şok etkisi yarattı, Avrupa Birliği’ne girme müzakereleri son hızda devam eden bir ülkenin başbakanı Avrupa’nın göbeğinde Çin’i soykırımla itham ediyordu. Ne var ki aynı gün Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkiye’nin Çin ile ilişkilerine çok önem verdiğini belirtilerek ve “Türkiye’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin iç işlerine karışmak gibi bir niyeti yoktur, olmamıştır” şeklinde açılama yapıldı. Bu küçük gerginlikten sonra devletin üst kademeleri tarafından “Doğu Türkistan Dosyası”  bir daha açılmadı. 17-25 Aralık, 15 Temmuz gibi dönüm noktalarından sonra ise Türkiye’nin eksen tartışmaları öne çıkarken Rusya ve Çin ile ekonomik ve siyasi yeni atılımlar yapıldı. Her iki ülkeyle de kritik öneme sahip uzun vadeli çıkarların sürdürülebilirliği açısından etkili bir stratejik işbirliği geliştirilmesi amaçlandı. Çok boyutlu şekillenen dünya güç sistematiği içerisinde Çin-Türkiye ilişkileri “Kuşak Yol” gibi büyük projelerin kapısını araladı. Bugün Doğu Türkistan ile ilgili üst mercilerden bir açıklama görmediğimiz gibi havuz medyası da konuya değinmiyor. Birkaç cümle arası tepkiden hariç hiçbir Türk yetkili ağzını açmıyor. Bunların yanında BM’de Doğu Türkistan ile ilgili ortak çalışmalar da görmezden gelerek olaya gözümüzü yumuyoruz. Son bir yılda dünya kamuoyunda daha çok gündeme gelen konu üzerine Türkiye Dışişleri bakanı geçen yıl ”Bu konuyu Çin aleyhine kullanan ülkeler var. Türkiye o tür propagandalara katılmıyor. İfadesini kullandı. Birkaç ay önce ise “Çin’in güvenliğini kendimizin güvenliği gibi görüyoruz. Çin’e aleyhine olan her türlü faaliyetin önüne geçiyoruz.” Dedi. Türkiye için son ve nihai cevap bu olurken Türkiye’deki siyasi partiler de birkaçı haricinde sessiz ve etkisiz kaldı. 2021 yılı ocak ayında İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener haftalık grup toplantısında kürsüsünü Nursiman Abdurraşid isimli Uygur Türkü bir kıza bıraktı. Bu kız yaşadığı gerçek olayları açıkladıktan ve başta Türk dünyası olmak üzere tüm dünyanın duruma sessiz kalmamasını diledikten sonra kürsüden indi. Ne var ki TRT grup toplantısı yayınını Uygur Türkü kız kürsüye çıktığı gibi kesmişti. Bu olayın ardından Vatan Partisi Genel Başkanı adeta Çin’in argümanını Türkiye’de savundu. Perinçek, ailesinden altı kişinin dördünün halen kamplarda olduğunu söyleyen kızın “Türkiye İslam Partisi’nin militanı” olduğunu, ‘”FETÖ eylemlerine katıldığını’”, ‘”Uygur olmadığını ve Uygurları değil DEAŞ ve El-Kaide içinde olan bir örgütü” temsil ettiğini iddia etti. Perinçek dışında başka partiler ve siyasiler konuyla ilgilenmemişti. Aylar sonra ise Sağlık Bakanı Koca; bu en demokratik karşı duruşun, ülkede kimsenin duymadığı sessiz çığlığın bir bedeli olduğu şöyle ifade edecekti: “Bugün ‘Çin’den aşı gelecekti, nerede?’ diye soranlar, dün Çin ile aramızda hassas konuları kaşıyarak ilişkilerimizi bozmaya çalışıyorlardı. Başarılı olduklarını söyleyemem ama hasar verdikleri kesin.” Bu son anekdottan anlaşılacağı üzere durum çok daha çetin.


Nursiman Abdurraşid, TBMM’de Doğu Türkistan’da olanları anlatıyor.

Türkiye bugün Doğu Türkistan dosyasını kapalı tutuyor. Yarın açılacak mı, bunun cevabının siyasetin içinde olduğu düşünenlerdenim. 2023 Türkiye için bir değişim getirebilirse birçok dosyayı kapatıp birçoğunu da açacağı bir döneme kavuşabilir. Değişim sonucunda Türkiye, çıkarlarını gözeterek “Doğu Türkistan Dosyası”nı açabilir. Değişimden kasıtla “Çin ile ilişkiler tamamen kesilmeli”, “Yüzümüzü tamamen Batı’ya dönmeliyiz” gibi anlamlar çıkartılmamalı. Buraya kadar dosyanın ne kadar farklı boyutlarla ilgili olduğu gördük. Bahsim, dengenin korunacağı akılcı bir siyaset izlemesi yönünde. Bu değişim sadece siyasi erk değişmesi sonucunda değil Türkiye’nin kuruluş kodlamasına dönmesiyle de olacaktır. Bunula beraber eski Türkiye’nin küresel olaylara kapalı tutumu da bu gibi birçok dosyayı açamaz.

Türkiye bugün bölgede birçok sıcak dosyayla uğraşıyor. Kuzey Irak, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Azerbaycan say say bitmiyor. Türkiye’nin masası dosyalarla dolu olduğundan şuan bu dosyayı açması hele şuan ki hükümet gibi bu konuda herhangi bir hissi güdüye de sahip değilken çok uzak gözüküyor. Umarım değişim beklenenden daha tez gelir ve umarım beraberinde bir gün dosyanın açılmasını sağlar.

crimson

  • https://ip169.ozelip.com:10977