Feminizm, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT ve İstanbul Sözleşmesi Dörtgeni – Bölüm 1

Feminizm, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT ve İstanbul Sözleşmesi… Birbirinden bağımsız gibi görünen bu kavramlar aslında insanlara takılmak istenen prangaların halkalarının her birini oluşturmaktadır. Hayat boyu sizin için bir referans kaynağı olarak kalacak bu yazıda cinsiyetsiz toplum oluşturma çalışmalarına adım adım tanık olacaksınız.

1792 yılında temelleri atılan feminizmle birlikte kadınlara bazı haklar verilmiş ve cinsiyetsiz toplum projesinin ilk adımı tamamlanmış oldu. Ardından 1948 yılında Alfred Kinsey tarafından yayınlanan “Kinsey Raporu” LGBT olgusunun gelişimine büyük katkı sağlamakla birlikte bu rapor sayesinde politik anlamda pedofilinin temellerinin atıldığını söylemek mümkündür. Bu rapor aynı zamanda Amerikan toplumunda ve ceza sisteminde büyük değişimlere ön ayak olmuştur. Sıra ikinci adıma gelmişti. Bu adımın tamamlanması için LGBT ve feminizm olgularından güç alınarak son yıllarda ortaya atılan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramının toplumlar nezdinde hakim kılınması gerekmekteydi. Bunun için öncelikle LGBT hareketinin ve feminizmin insanlar tarafından benimsenmesi gerekiyordu çünkü LGBT ve feminizm, kadın ve erkek harici birden çok cinsiyet tanımlamasına kapı açıyor, alışılageldik kadın-erkek tanımlamalarına karşı çıkıyordu. Bu tanımlamaların kabulü ve yasalarda kendine yer bulması için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği kavramı icat edildi. Asıl amaç insanları cinsiyetlerden arındırmak olduğu halde bu, topluma kadın ve erkek eşitliği olarak sunuldu. Ve son perde İstanbul sözleşmesi… İstanbul sözleşmesi de yine görünürde kadına şiddetin önüne geçmek için hazırlandığı iddia edilen bir sözleşmeydi. Ancak sözleşmenin maddeleri incelendiğinde amacının kadınların uğradığı şiddetten faydalanılarak cinsiyetsizlik politikalarının ülkelerde yerel bazda uygulamaya geçirilmesini sağlamak olduğu anlaşıldı.

Konuya kısa bir giriş yaptıktan sonra ortaya atılan bu iddialar hakkında kaynaklarla ve geçmişte yaşanmış gerçeklerle konuşmaya başlayalım. Öncelikle Judith Reisman’ın hikayesiyle başlayıp oradan Kinsey Raporu’na uzanacağız. Judith Reisman 1935 yılında New Jersey’de dünyaya gelir. 1966 yılında 10 yaşındaki kızının uğradığı tecavüz sonrası hayatında büyük değişiklikler meydana gelir. Başından geçen bu olayı önce teyzesiyle paylaşır. Teyzesinden aldığı cevap “Belki kızın kendisi istemiştir. Biliyorsun, çocukların doğumlarından itibaren cinsel arzuları vardır.” şeklinde olur. Ardından aynı meseleyi yakın arkadaşı Carrol ile paylaştığında da buna benzer bir cevapla karşılaşır. Birbirinden habersiz iki kadının aynı cevapları vermesinin sebebini anlayamaz. Ta ki 1977 yılına kadar. Reisman o yıl “Sevgi ve Cazibe” adında bir bildiri sunmak üzere Galler’de uluslararası bir konferansa katılır. Bunun sebebi yine o yıllarda erotik ve pornografik dergilerde çocukların da fotoğraflarına yer verilmesidir. Reisman, sunumunu tamamlayıp geri dönmek üzereyken karşılaştığı Kanadalı bir psikolog ona yaptığı sunumla ilgili haklı olduğunu söyler ve bir de kitap uzatır. Edward Brecher’in Alfred Kinsey hakkında yazılmış olan ”Cinsellik Araştırmaları adlı bu kitabı Reisman’ın aklındaki soru işaretlerini gidermesine yardımcı olur. Reisman, Amerika’ya döner dönmez kitabı incelemeye başlar ve çarpıcı bir durumla karşı karşıya kalır. Raporda bebeklerin cinsel denekler olarak kullanıldığını görür. Böylece bir zamanlar teyzesinin ve arkadaşı Carrol’un çocukların doğuştan cinsel arzularla var oldukları düşüncesinin temelinin nereye dayandığını anlamış olur. Tecavüz konusunda Kinsey’in söylediği bir sözü hatırlayalım. Verdiği bir röportajda tecavüzü kolay unutulabilecek bir şey olarak gören Kinsey tecavüz ile iyi vakit geçirme arasındaki farkı kız eve geldiğinde anne ve babasının uyanık olup olmaması olarak belirtir;

Even rape Kinsey lightly regarded as “easily forgotten”; he has been quoted as quipping that “the difference between rape and a good time depends on whether the girl’s parents were awake when she finally came home.”

Şimdi bu olayı daha da derinlemesine anlamak için 1948 yılında yapılan bir çalışmaya değineceğiz, Alfred Kinsey tarafından hazırlanan “Kinsey Raporu”na… Bu raporu bu denli önem kılan şey toplum tarafından kabul gören kadın, erkek ve çocuk algısını yıkmasından ileri gelmektedir. Alfred Kinsey tarafından 1948’de Erkekte Cinsel Davranış, 1953’te ise Kadında Cinsel Davranış adlı araştırmaların yayınlanmasıyla birlikte Amerikan ceza sisteminde zina, çocuk erotizmi, kürtaj, aldatma ve eşcinsellik gibi suç sayılan unsurların sanılanın aksine toplumda daha yaygın olduğu ortaya konulmuş dolayısıyla bilinenin aksine bambaşka bir Amerikan toplumu resmedilmişti. Ancak Kinsey’in hazırladığı bu raporun güvenilirliği konusunda birtakım soru işaretleri mevcuttu. Çünkü rapor hazırlanırken bazı manipülatif teknikler kullanıldığı iddia edildi. Örneğin denek olarak kullanılan 4500 erkeğin 1400’ü erkek fahişelerden, mahkumlardan ve çocuk tacizcileri gibi daha önce cinsel suçlar işlemiş kişilerden oluşuyordu. Bu konuda istatistik biliminin öncülerinden olan John W. Tukey’den bir eleştiri gelir. Rapor için 3 kişilik random bir seçim Kinsey’in seçtiği 300 kişiden daha iyidir” demişti. Bunun yanında Kinsey, 21 bin 350 kişiyle görüşmüş ancak amacına uymayan verileri silmişti. Zaten araştırmada da görüldüğü üzere bu sayı, silinen veriler sonucunda 12.214 olarak görülüyordu.

Yine bu çalışma, o dönemde katılımcıların eşcinselliği savunan dergilerin okurları arasından seçildiği, Afroamerikalılar’ın dışlandığı iddialarıyla eleştirilmişti. Tüm bu eleştirilere rağmen Kinsey Raporu’nun oluşturduğu hava önce 1950 yılında Harry Hay başkanlığında Mattachine Society adlı homofil örgütün kurulmasını sağlamış, bunu daha sonra birçok LGBT temalı örgütün ve derginin kurulması takip etmiştir. Harry Hay ayrıca ilerleyen satırlarda bahsedeceğimiz NAMBLA’nın yürüyüşlerine katılmış ve pedofilinin LGBT hareketine dahil edilmesini desteklemiştir. İşte bu talep Kinsey Raporu’yla yakından ilişkilidir. Çünkü rapordaki tablo 34’e baktığımızda bebeklerin orgazm sürelerine dair verilerin olduğunu görürüz. Bu da en başta bahsettiğimiz hikayedeki cinsel arzuların doğuştan geldiği inancının kaynağını göstermektedir. Reisman, raporun 180. sayfasında bulunan Tablo 30-34 arasındaki verilerde 2 aylıktan 12 aylığa kadar 28 bebekle ilgili veriler bulunduğunu söyler ve bu bebeklerin nereden bulunduğunu, kim olduklarını ve bu bebekleri böyle bir çalışmaya konu etme yetkisini kimin verdiğini sorgular!Dolayısıyla Reisman bu verilerin başka yerlerde de yayınlandığını ve toplumda infial meydana getireceğini düşünse de aslında hiç de öyle olmaz. Tam aksine söz konusu çevrelerin suskunluk sarmalına büründüğünü görür. Örneğin 1981 yılında “50. Dünya Cinsellik Kongresi”ne gider ve tablo 30-34 arasındaki verileri paylaşır. Ancak salon sessizliğe bürünmüştür. Reisman o olayı şöyle anlatır;

Sunumumu kesip seyircilere baktım. Salon tamamen sessizliğe gömülmüştü. Sonunda uzun boylu, sarışın Nordik tipli birisi kalktı ve şöyle dedi: ‘Ben İsveçli bir gazeteciyim ve şimdiye kadar hiç böyle bir konferansta konuşmadım. Benim işim bu değil. Fakat size ne oluyor, probleminiz nedir? Bu kadın biraz önce bu odanın üstüne bir atom bombası attı ve siz hiçbir şey sormuyorsunuz, hiçbir şey söylemiyorsunuz.

Kinsey Raporu tüm bu tepkisizliğin yanında medya tarafından da destekleniyordu. “Kinsey Raporu”yla birlikte Amerikan ceza sistemine göre suç sayılan unsurların sanılanın aksine toplumda daha yaygın olduğu ortaya konulunca medya, ceza sisteminin değişmesi gerektiğini aksi takdirde toplumun tamamının hapse gireceğiyle alakalı haberler yapmaya başladı;

“Ceza sistemimiz sosyal gerçeklikle uyumlu değildir. Eğer bu ceza sistemine dayanarak hareket edersek, toplumun neredeyse tamamını hapse atmamız ya da öldürmemiz gerekecek. Normal ve anormal kavramları nedir? Normu toplum belirler, toplumsal gerçeklik belirler. Toplumsal gerçeklik ise Kinsey raporunda bilimsel bir şekilde ortaya konulmuştur.” 

Franck Horak 1950’de İllinois Law Review’de yayınlanan yazısında şunları söyler;

“Kinsey raporunun temel etkisi ceza yasaları üzerinde olacaktır. Savunma avukatları Kinsey’in raporunu kaynak göstereceklerdir.”

Medyanın desteği, akademik çevrelerin sessiz kalışı gibi gelişmelerin yanında Rockefeller Vakfı da Kinsey Raporu’nu destekleyenler arasındaydı. Vakıf adına Alan Gregg, Kinsey Raporu hakkında “ahlaki değer ve tabulardan bağımsız bilimsel bir araştırma” şeklinde ifadeler içeren bir önsöz yazmıştır.

Haliyle tüm bu gelişmeler “Kinsey Raporu” vasıtasıyla suç olarak kabul edilen bazı unsurların suç olmaktan çıkarılmasının ve normalleştirilmesinin önünü açmış oldu. 1955 yılında Amerikan Baro Birliği (ABB) Amerikan ceza sisteminde değişikliğe gitti. Bu değişiklikler yapılırken Kinsey Raporu referans alınmış böylece yapılan yeni düzenlemelerle birlikte toplum yapısına daha uygun bir sistem inşa edileceği iddia edilmiş ancak Reisman’ın ortaya koyduğu veriler bu iddiaları desteklememiştir. Reisman’a göre yeni hukuk sisteminden sonra dünyada şu değişiklikler yaşanmıştır;

*1969-1999 arasında tecavüz %340 artmıştır.

*1955-1994 arasında 10-14 yaş grubunda cinsel yolla bulaşan hastalıklar %200 artmıştır.

*1955-1998 arasında Single Parent (Başka bir erkekle/kadınla birlikte olmuş tek başına kalan kadın/erkek) oranı %213 artmıştır.

*1951-1996 arasında genç kızların (15-19 yaş arası) çocuk doğurma oranı %215 artmıştır.

*15 yaş altı kızların çocuk doğurma ya da düşürme oranı %150 artmıştır.

*Çocukların cinsel istismarında %15,866 artış olmuştur. 1976’da çocukların cinsel amaçlı kullanımı 2 bin 32 iken, bu rakam 1999’da 324 bin 400’e çıkmıştır.

*2000 yılında yapılan bir çalışma cinsel suçların en fazla kurbanının çocuklar olduğunu göstermektedir. 5 yaş altı çocukların oranı: %10; 5-11 yaş arası çocukların oranı %37; 12-17 yaş arası %19.

Kinsey Raporu’na dayanarak meydana gelen diğer gelişmelere kısaca göz atmak gerekirse 1978’de San Francisco merkezli NAMBLA (North American Man-Boy Love Association) ve ILGA (International Lesbian and Gay Association) adlı iki dernek kurulur. ILGA, Türkiye’nin de aralarında olduğu 140 ülkede faaliyet gösteren ve dünya çapındaki 600 eşcinsel grubu bir araya getiren uluslararası bir organizasyondur. BM tarafından da “danışmanlık statüsü” almıştır. Ancak 1993 yılında Amerikalı Senatör Jesse tarafından ILGA bünyesinde bulunan pedofilik oluşumlar ortaya çıkarılınca ILGA’nın bu statüsü askıya alınır. Paragrafın hemen başında bahsedilen NAMBLA, ILGA çatısı altında bulunan pedofilik örgütlerden biriydi. (NAMBLA’nın “8 yaşından önce seks yap” şeklinde bir sloganı olduğunu da hatırlatalım. Böylelikle “Kinsey Raporu” içerisinde yer alan “cinsel arzuların doğuştan geldiği” sonucunun ne gibi amaçlara hizmet ettiği de daha iyi anlaşılmaktadır.) ILGA’nın kaybettiği statüyü geri kazanmak için 2002 ve 2006 yıllarında BM’ye yaptığı başvurular pedofilik yapılarla olan ilişkileri nedeniyle reddedilir. Pedofili bugün batıda daha meşru bir zemine oturtulmaya çalışılmaktadır. Hollanda’da 2006 yılında kurulan PNVD (Party for Neighbourly Love, Freedom, and Diversity : Kardeşçe Sevgi, Özgürlük ve Farklılık Partisi) adlı siyasi parti bunun örneklerinden birisidir ancak bu yazımızda eşcinsellik hakları üzerinden pedofilinin nasıl yasallaştırılıp, normalleştirilmeye çalışıldığına değiniyoruz. Merak edenler için partinin kapatılması için yapılan başvuru reddedilmiş böylece parti yasal hale gelmiştir. Aşağıdaki fotoğrafta da parti lideri Marthijn Uittenbogaard’ın verdiği bir röportajın fotoğrafını göreceksiniz. Bu fotoğrafta dikkat çeken şey ise kitaplıkta yer alan KINSEY RAPPORT (Kinsey Raporu) adlı kitaptır.

Buraya kadar LGBT’nin temellerinin atılmasında etkin rol oynayan insanların ve kuruluşların eşcinsellerin haklarını savunmaktan ziyade pedofiliyi meşrulaştırma çabası içinde olduğunu gördük. Bunu yaparken de önce manipülatif bir çalışma olan “Kinsey Raporu”nu yayınlayıp bu çalışmayı medya ve çeşitli kuruluşlar yoluyla desteklediler. Ardından bu çalışmaya dayanarak yapılan yasal değişikliklerle birçok farklı ilişki ve aile türünün önü açıldı. Aynı ekolün izinde yürüyenler günümüzde özellikle BBC gibi büyük kuruluşlar yoluyla LGBT hareketine özgürlük, hak ve hürriyet kavramlarını kullanarak pedofiliyi dahil etmeye çalışmaktadırlar. İşte yazımızın bundan sonraki kısmı LGBT hareketini meşru kılmaya çalışmanın asıl sebeplerini göstermekle alakalı olacaktır. Eğer bu sebepler yalnızca eşcinsellerin özgürlüğünü sağlamak için olsaydı yazımız burada sona erecekti.


normatolog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • https://ip169.ozelip.com:10977