Feminizm, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT ve İstanbul Sözleşmesi Dörtgeni – Bölüm 3

Şimdiye kadar Toplumsal Cinsiyet Eşitliği meselesinin LGBT kavramını güçlendirmek ve bu yolla çocukları pedofilik faaliyetlere alet etmek için kullanıldığını gördük. Peki tüm bu yaşananların “İstanbul Sözleşmesi”yle alakası nedir? İstanbul Sözleşmesi medya tarafından halka kadınları şiddetten koruyan bir güvence olarak servis edilmiş ancak alt metninde pedofiliyi ve eşcinselliği meşru kılan ögeler barındırmaktadır. Zaten TCE ideolojisinin aslında ne olduğunu öğrenenler için açık bir şekilde TCE ideolojisi üzerine inşa edilmiş olan İstanbul Sözleşmesi’nin nasıl bir amaç barındırdığını ve ne kadar cinsiyetçi bir sözleşme olduğunu anlamak daha kolay olacaktır.

MADDE 3 a bendi: “kadınlara yönelik şiddet”, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.

Bu maddede görüldüğü üzere toplumsal cinsiyet ifadesinden bahsedilmektedir. Dolayısıyla …toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem… ifadesinden artık kadınların biyolojik cinsiyetinden kaynaklanan birtakım davranışlarının, ilgilerinin ve yönelimlerinin yok sayıldığını anlamak gerekiyor. Sonuç olarak kadın üzerinden topluma belli bir şekil verilmeye çalışılmaktadır. Dışarıda çalışmayı reddedip evde çocuğunu büyütmeyi tercih eden kadınların diziler, filmler, reklamlar veya diğer görsel medya yoluyla inceden hor görülmesini örnek gösterebiliriz. Şiddet tanımlamasına bakarsak, şiddet sadece fiziksel olarak değil psikolojik olarak da tanımlanıyor. Erkek ve çocuğun dışarıda bırakıldığı bu tanımlamada psikolojik şiddet kavramının sınırları belirtilmiyor. Dolayısıyla erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi psikolojik şiddet olarak sayılabiliyor. Elbette bunlar yanlış davranışlar ancak bu davranışların psikolojik şiddet olarak tanımlanması, sonuçları itibarıyla evli çiftler arasında daha büyük sıkıntılara yol açıyor. Öte yandan kadın, psikolojik şiddet denen davranışları kocasına sergilediği takdirde psikolojik şiddet uygulamış sayılmıyor. Bu da sözleşmenin cinsiyetçi taraflarından biri. Maddede belirtilen özgürlüğü kısıtlama ifadesi erkeğin, karısına “nereye gidiyorsun” sorusunu sorabilmesine engel olmaktadır. Ancak kadın erkeğe karışabildiği gibi erkeğin ailesiyle görüşmesi durumunda da problem çıkarabiliyor. Çifte standarda sebep olan bu cinsiyetçi ikilikleri yalnızca bu maddede belirteceğim. Diğer maddelerde yer olan bu ikilikleri okurlar buradaki örneklerden yola çıkarak kendileri tespit edebilirler. Son olarak ekonomik şiddet ifadesinden bahsedecek olursak örneğin kadın, kocasından istediği kadar para alamazsa veya erkek evin masraflarını karşılamazsa bu ekonomik şiddet sayılabilmektedir. Takdir edersiniz ki erkeğin ekonomik şiddete uğramak gibi bir şansı da yok.

MADDE 3 b bendi: Bu maddede ve diğer başka maddelerde yer alan “partner” ifadesinin eşcinsel ilişkileri, eşcinsel evlilikleri ve nikahsız yaşayış tarzını içine aldığını belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla bu ilişki türleri de kanun kapsamında değerlendirilmiş olur. Bazı kesimlerin “zina toplumda serbest bırakıldı” eleştirisi bu maddeye dayanmaktadır.

MADDE 3 c bendi: toplumsal cinsiyet” kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir.

Madde 3 a bendinde anılan toplumsal cinsiyetin tanımı burada daha detaylı yapılmış. Bu tanıma göre daha önceki sayfalarda detaylıca anlattığımız gibi kadın ve erkek doğmamız önemli değil, bize kadın ve erkek olmayı toplum öğretiyor ve kadına kadınlıkla ilgili rol beklentisi şiddet sayılıyor.

MADDE 3 d bendi: Kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet anlamına gelir.

Buna göre erkek, eşinden yemek yapmasını talep edemez çünkü yemek yapmak kadınlara toplumun yüklediği roller olarak görülmektedir. Burada dikkat edilecek nokta erkeğin çalışıp kadının ev hanımı olması halinde bile durumun değişmemesi. Bu ayrıca sözleşmeye göre şiddet sayılmaktadır.

MADDE 3 f bendi: “kadınlar” kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.

               Sözleşmenin en dikkate değer maddelerinden birisidir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’yle yeni bir kadın modeli inşasından bahsetmiştik. Şimdi de yeni bir çocuk inşası görmekteyiz. Daha önceki bölümleri okuyanlar hatırlayacaklardır ki toplumsal cinsiyet ifadesi aracılığıyla “çocuk yetişkinler” üretildiğinden bahsetmiştik. Çünkü amaç çocukları pedofililerin hizmetine sunmaktı. Burada da çocuklar çocuk olarak değil bir kadın olarak tanımlanmaktadır. Eğer bu sözleşme aracılığıyla çocukları koruma niyeti güdülmüş olsaydı kız çocuk-erkek çocuk ayrımı gibi bir cinsiyet ayrımı yapılması gerektiği bir yana bunun reşit olmayan veya 18 yaş altı kişiler/kız çocukları gibi ifadelerle tanımlanmış olması gerekirdi. Sonuç olarak buraya kadar bu yazıyı okuyanlar artık bu maddenin her yaşta serbest (iradeye dayanan) cinsel ilişkiyi onayladığını ve pedofiliyle bağlantılı olduğunu anlamış olması gerekir. Zira 1970’lerin başında İngiltere’de kurulan Paedophile Information Exchange (Pedofili Bilgi Paylaşımı Derneği) adlı dernek cinsel ilişkiye yaş sınırının konmasını baskıcı bir uygulama ve özgürlüğü kısıtlama olarak görüyordu. Dolayısıyla amaçları çocuk istismarını yasal zemine oturtmaktı. Bu derneğin bağlı olduğu bir konseyin üst düzey yöneticilerinden Patricia Hewitt: “Bir çocukla cinsel ilişkiye girilmesi çocuğun bundan zarar gördüğünü kanıtlamaz” ve “Cinsel ilişki yaşı 10’a inmeli.” diyerek niyetlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

MADDE 4 3. paragraf: Bu maddede Toplumsal Cinsiyet Kimliği kavramı araya sıkıştırılmıştır. Artık toplumsal cinsiyetin ne anlama geldiğini biliyoruz. Burada bir de çeviri manipülasyonu yapılmıştır. Maddede yer alan “cinsel tercih” ifadesi sözleşmenin orijinalinde bu şekilde geçerken Resmi Gazete’de “cinsel yönelim” olarak değiştirilmiştir. Dolayısıyla kanun meclisten “cinsel tercih” kelimesiyle geçerken Resmi Gazete’de bu kelime “cinsel yönelim” olmuş. Buradan da yürürlükte olan sözleşmeyle meclisin onayladığı sözleşmenin aynı olmadığı sonucunu çıkarmak mümkündür.

MADDE 4 4. paragraf: Kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve kadınları korunması için gerekli olan özel tedbirler, işbu sözleşme kapsamında ayrımcılık olarak kabul edilmeyecektir.

Şimdiye kadar hemen hemen her maddede erkek aleyhinde cinsiyetçilik yapılan ifadeler olduğunu gördük. Bu maddede ise yapılan cinsiyetçiliğin üzeri “işbu sözleşme kapsamında ayrımcılık olarak kabul edilmeyecektir.” İfadesiyle örtülmektedir.

MADDE 6: Taraflar işbu sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında ve etkilerinin değerlendirilmesinde toplumsal cinsiyet bakış açısına yer vermeyi, kadın erkek eşitliği ve kadınların güçlendirilmesine yönelik politikalar geliştirmeyi ve bunları ekili bir şekilde uygulamayı taahhüt eder.

Yetkililer bu sözleşmeye imza attıktan sonra devletin tüm kurumlarında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları başladı. 14. Maddede bu konuyla alakalı bazı ensest ve pedofili yayınlara değineceğiz.

MADDE 8: Taraflar, sivil toplum kuruluşları ve sivil toplum tarafından yürütülenler de dahil olmak üzere, işbu sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddeti önleme ve bununla mücadeleye ilişkin bütüncül politikaların, tedbirlerin ve programların uygun biçimde uygulanması için yeterli mali ve beşeri kaynak tahsis eder.

Birçok feminist derneğin, LGBT hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusunda çalışma yapan kuruluşun Avrupa’dan aldıkları fonlarla desteklendiği belirtiliyordu. Bu maddede de halktan alınan vergilerin bir kısmının bu faaliyetlere harcandığını görmüş oluyoruz.

MADDE 12 1. paragraf: Taraflar, kadınların aşağı bir cins olduğu veya kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadınlar ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Bu maddeyle birlikte toplumdaki dini uygulamaların, geleneklerin ve adetlerin ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Her ne kadar sadece kadınları aşağılayan gelenekleri ortadan kaldırmak isteniyor denilecek olsa da bu sözleşmenin neleri gelenek olarak gördüğü bu yazının tümü okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır. Yine bu maddede tekrar alışılagelmiş roller ifadesiyle erkeklerin ve kadınların biyolojik farklılıkları hedef alınmakta ve maddenin sonunda belirtildiği üzere bu farklılıklar ortadan kaldırılmak istenmektedir. Burada da bir çeviri manipülasyonu olduğunu görmekteyiz. Bu maddede gördüğümüz “ortadan kaldırmak” ifadesi için metnin orijinalinde “eradicating” kelimesi kullanılmış. Bu kelime de kökünü kurutmak, kökünden söküp atmak, kökünü kazımak gibi anlamlara gelmektedir. Dolayısıyla esasında Türklerin gelenek ve göreneklerinin, dini inanışlarının kökünün kazınması hedeflenmekte ancak bu “ortadan kaldırmak” ifadesiyle yumuşatılmaktadır.

MADDE 14 1. paragraf: Taraflar gerektiğinde, öğrencilerin gelişen kapasitesine uygun olarak, kadın erkek eşitliği, kalıplaşmamış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde şiddet içermeyen çatışma çözümleri, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişisel bütünlük hakkı gibi konulara ilişkin öğretim malzemelerinin resmi müfredat içerisine ve eğitimin he seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atar.

Kalıplaşmamış toplumsal cinsiyet rolleri derken artık bu rollerden kastın ne olduğunu biliyorsunuz. Şimdi madde 6’da vaat ettiğimiz açıklamaları yapalım. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları kapsamında 2012 yılından itibaren Milli Eğitim kitaplarından bütün kadın ve erkek rolleri çıkarıldı ve resimlerde de mümkün olduğu kadar cinsiyeti belirsiz tipler kullanılmaya başlandı. Ayrıca öğretmenler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusunda bilgilendiriliyor ki çocuklar buna göre yetiştirilsin. Bu noktada aklınıza İsveç’teki Egalia (Eşitlik) ve Nicolaigården okulları gelmesi gerekir. Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından desteklenen “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi” (ETCEP) kapsamında 162 adet pilot okul belirlendi. Bu kapsamda ETCEP’in Erzurum İbrahim Hakkı Fen Lisesinde düzenlediği bir etkinlikte öğrencilerin tuttuğu bir pankartta “Herkes rahmi kadar konuşsun” yazılıydı. ETCEP kendisini, “Temel olarak, kamuoyunda toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının yaygınlaştırılmasına katkı sağlamayı amaçlar. Proje faaliyetleri özelinde ise eğitim sisteminin tüm bileşenlerine Toplumsal Cinsiyet Eşitliği bakış açısını yerleştirmeyi hedefler.” şeklinde tanımlıyor. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ideolojisinin devlet eğitimin her alanına yayılmaya çalışıldığını gördük. Özel okullarda da durum çok farklı değil. Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan ve İzmir Çiğli Doğa Koleji’nde 7 yaşındaki üstün zekalı çocuklara dağıtıldığı iddia edilen Garfield isimli sözde çocuk kitabının bir bölümünde “Kadınların Jon’la çıkmamak için kullandıkları en iyi 10 bahane nedir?” şeklindeki bir soruya karşılık 10 cevap verilmektedir. Bu cevaplar arasında “Üzgünüm başka gezegenden olanla çıkmıyorum” ve “O hafta sonu cinsiyet değiştirmek için ameliyat oluyorum” şeklinde iki şık yer almakta. Bu yaştaki çocuklara sevgililiği özendirici örneklerin verilmesi ayrı bir başlıkta tartışılabilir ancak burada konumuzla ilgili olan nokta Toplumsal Cinsiyet kavramı kapsamında verilen eğitimde küçük çocukların cinsiyet değiştirme ameliyatı ve karşı cinsle aşk ilişkisinden uzak durulması durumu özendirilmektedir. Devletin eğitimde TCE seferberliğinin haricinde çocukların hedef alındığı bir diğer nokta olan Türk Edebiyatı’na kısaca bakalım. Abdullah Şevki’nin Zümrüt Apartmanı, Elif Şafak’ın Mahrem ve Ayşe Kulin’in Gece Sesleri adlı romanları pedofilik ifadeler barındırırken “En Güzel Türk Masalları” adlı bir çocuk kitabında yer alan “Sandık” adlı hikayede de baba ve kızı arasındaki evliliğin meşruluğuna dair ifadeler yer almaktadır. Görüldüğü üzere pedofili gün geçtikçe daha meşru zeminlerde kendine yer bulmaya başlıyor.

MADDE 14 2. paragraf: Taraflar 1. paragrafta bahsedilen ilkelerin resmi eğitim dışındaki eğitim faaliyetlerinin yanı sıra, sporda, boş zaman ve kültür faaliyetlerinde ve medyada desteklenmesi amacıyla gerekli adımları atar.

               TCE temalı eğitim yalnızca okullarda eğitimle sınırlı kalmıyor, farklı alanlara yayılması ve medya tarafından desteklenmesi güvence altına alınıyor.

MADDE 30 1. Paragraf: Taraflar, mağdurların işbu sözleşmede belirtilen suçlardan herhangi birini işleyen faillerden tazminat talep etme hakkına sahip olmalarını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

Okur burada madde 3a bendindeki ekonomik şiddetle ilgili kısmı hatırlamalıdır. Kadın, “kocam/sevgilim bana fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet uyguladı” diyerek şikayetçi olursa erkekten tazminat alabilme şansına sahip oluyor. Sözleşmenin daha önceki maddelerinde eş ifadesinin yanında partner ifadesi de kullanıldığı için gayri meşru ilişkilerdeki eşler de nikahlı koca olarak kabul ediliyor ve tazminatla yükümlü oluyor. Toplumun geneline hakim olan dinin yok sayıldığı eleştirilerine de bu ve bunun gibi maddeler kaynaklık etmektedir.

MADDE 31 1. Paragraf: Taraflar, çocukların velayet ve ziyaret haklarının belirlenmesinde işbu sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinin göz önünde bulundurulmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

Kadın, kocasını fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet uyguladı diyerek şikayet ederse çocuğun babaya gösterilmemesi için tedbirler alabilme hakkına sahip olmaktadır. Böylece babaların, çocuklarını görebilmesi annelerin vicdanına bırakılmış durumda oluyor. Çocuk haczi meselesiyle ilgili kanuni düzenlemeler bu konu hakkındadır. Çocuk haczi meselesinden ötürü binlerce baba ve evlat mağdur olmaktadır. Bazı anneler, eski kocasından intikam almak için çocuğu babaya göstermeme yolunu seçmektedir. “İstanbul Sözleşmesi eşleri birbirine düşman ediyor ve cinsler arasında (evli olmayanlar da dahil) rekabete sebep oluyor” eleştirilerine kaynaklık eden maddelerden birisi de bu maddedir.

MADDE 36 3. Paragraf: Taraflar, 1. Paragrafta yer alan hükümlerin iç hukuk tarafından tanındığı şekliyle eski veya şu anki eşlere veya partnerlere karşı işlenen eylemler için geçerli olmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

Partner kavramı hakkında 3. Madde, b bendinde gerekli açıklama yapılmıştır.

MADDE 37 1. Paragraf: Taraflar, yetişkin bir bireyi veya çocuğu evlenmeye zorlayan kasıtlı davranışların suç sayılmasını sağlamak üzere hukuki veya diğer tedbirleri alır.

Devlet tarafından gönüllü olarak evlenen 18 yaş altı gençlerin dini nikahı geçersiz sayılarak erkeklere cinsel istismar ve tecavüzden 5 yıldan 16 yıla kadar hapis cezaları verildiği ve erkeklere 18 yaş altı olsa bile hapis cezası verilirken fakat kızlara ceza verilmediği iddia edilmektedir. Peki bu ne demek? Genç evlilik suç sayıldığı halde ne genç evlilik yapan kızlara ceza verilmekte ne de genç evlilik karşıtları tarafından bu konuya eleştiri getirilmektedir. Halbuki mağdur erkek olunca erkeklerin medya ve toplum tarafından nasıl istismarcı ve tecavüzcü olarak yaftalandığı herkesin malumu. Dolayısıyla burada cinsiyetçi bir uygulamayla karşı karşıyayız. O halde amaç gerçekten kadınları korumak mı yoksa evlilik karşıtlığı mı? Çünkü kadınların korunmadığı ortada çünkü kocasını hapisten kurtarmak için hukuk mücadelesi veren, hapis cezası korkusu yaşadığından evde doğum yapan ve çocuğunu nüfusa kaydettiremeyen binlerce kadın bulunmaktadır.

MADDE 42 1. Paragraf: Taraflar, işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddialarını da içerir.

“İstanbul Sözleşmesi sorunların köküne inmiyor” eleştirilerine kaynaklık eden maddelerden birisi de budur. Her ne kadar “namus cinayeti” gerekçesiyle işlenen cinayetlerin önüne geçilmek gibi bir iyi niyet durumu varmış gibi gözükse de öldürülen kadınların %82’sinin evliyken zina ettiği için öldürüldüğüne dair bir istatistiki bilgi mevcut. Hal böyleyken namus cinayeti gerekçesiyle toplumun var olan geleneklerini ve dini inanışını yok saymak sorunları çözme amacı taşımamaktadır. Tam aksine eşcinsellik propagandasının önündeki din ve gelenek gibi engellerden birkaçının daha ortadan kaldırılması hedeflenmektedir denilebilir. Eşcinsellik propagandasını destekleyenler din ve gelenekler tamamen ortadan kalksın söylemini destekleyebilir ancak bunu destekleyen okurların bilmesi gereken nokta şu ki esas mesele eşcinsellerin haklarını savunmak değil cinsiyetsizliğin önünü açmaktır. Bu da kısa vadede eşcinsellik taraftarlarının işine gelse de uzun vadede büyük zararlara sebep olabilir.

MADDE 42 4. Paragraf: … kovuşturmanın yalnızca suç mağdurunun bildirmesi veya suçun işlendiği mekandaki devlet tarafından bilgi sunulması üzerine başlatılabileceği koşuluna bağlanmaması için gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

MADDE 55 1. Paragraf: …kovuşturulmasının; suçun tamamının veya bir kısmının topraklarında işlenmesi durumunda, suçun mağdur tarafından bildirilmesi veya şikayette bulunmasına bağlı olmamasını ve mağdur şikayetini veya ifadesini geri alsa bile işlemlerin devam edebilmesini sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır

Buraya kadar şiddetin farklı tanımlamalarını ve bu tanımlamaların nasıl manipüle edileceğini gördük. Bunun devamında ise 42 ve 55. maddeler gereği eğer ortada bir şiddet iddiası varsa kadın şikayetçi olmasa da devlete işlem yapma zorunluluğu doğmuş oluyor. Bu da yine madde 31’de bahsettiğimiz çocuk haczi meselesinde olduğu gibi erkek ve kadını birbirine düşman etmek ve evli çiftlerin arasını soğutmak için kurgulanmış bir madde olarak karşımızda duruyor. Çünkü boşananların %50’si eşine geri dönüyor ve şikayetçi olan kadınların birçoğu sonradan pişmanlık yaşıyor.

MADDE 45 2. Paragraf: “… mağdurun güvenliğini de içerebilmek üzere, çocuğun kendi yararının başka hiçbir şekilde garanti altına alınamaması durumunda, ebeveyn haklarının elinden alınması.”

“İstanbul Sözleşmesi”ne göre erkekler nasıl ki kadınlar tarafından kolayca şikayet edilebiliyorsa aynı şekilde ilerleyen zamanlarda da kadınlar çocukları tarafından şikayet edilebilir hale gelebileceklerdir. Bu da önce yıkılmak istenen yuvaların ardından sahipsiz çocukların artmasının önünü açmaya sebep olacaktır. Peki çocuklar sahipsiz olduğunda ne oluyor diye merak edenlerin ailesi dağıldıktan sonra uyuşturucu, içki, kumar gibi kötü alışkanlıklar edinen, Desmond Napoles, Lactatia ve BBC tarafından kandırılıp cinsiyeti değiştirilen ve pedofilik faaliyetlere alet edilen nice çocuğu hatırlaması gerekir.

MADDE 48 1. Paragraf: Taraflar, işbu sözleşme kapsamındaki her türlü şiddete ilişkin olarak arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm sürelerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.

Daha önce İstanbul Sözleşmesi’nin aile bütünlüğüne karşı düzenlenmiş maddelerine göz atmıştık. Bu maddeyle birlikte eşleri veya ebeveyn ile çocuğu barıştırmaya çalışmak suç kapsamına girmiş olacak.

İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan tartışmalı maddeleri tek tek gözden geçirdik. Bir de sözleşmenin vaat ettiği ancak aksi yönde gelişen durumlara göz atalım. İlki uzaklaştırma kararıyla ilgili. Sözleşme savunucularına göre uzaklaştırma kararı erkeğin, kadının yanına yaklaşamamasını sağlıyor ancak sözleşme bu noktada hiçbir işe yaramıyor. Çünkü kanuni bildirimden ibaret olan “uzaklaştırma kararı” neticesinde çok özel durumlar hariç kadının evinin önünde polis beklemiyor. Eğer erkek öldürmeye niyetlenmişse gidip kadını öldürüyor ki bunun örneklerini medyadan takip edebiliyoruz. Polislerin beklememesi ve kadınların korunmasız kalmasının önemli sebebi ise her yıl yüzbinlerce şiddet konulu şikayet olmasıdır. Tanımı açıkça belirtilmeyen şiddet türleri (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik) neticesinde kadınların “bana sesini yükseltti”, “maddi ihtiyaçlarımı (istediğim gibi) karşılamadı” gibi şikayetleri de şiddet kapsamında değerlendirildiğinden gerçekten ihtiyacı olan kadınlar polis korumasından mahrum kalabiliyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2019 yılı itibarıyla son 5 yılda 1 milyon 973 bin erkek evinden uzaklaştırılmıştır. Peki bu noktada şiddet gösteren koca evden uzaklaştırılmasın da kadın dayak mı yesin diye soranlar olabilir. Uzaklaştırma kararı alan erkeklerin büyük çoğunluğu dayak attığı için değil psikolojik şiddet gerekçesiyle evden atılmışlardır. Örneğin 2019 yılında 550 bin erkek hiçbir fiziksel şiddet uygulamadığı halde evden atıldı. Zaten medyanın ve feminist grupların etkisiyle şikayetçi olan kadınların bir kısmı da sonradan pişman olup şikayetlerini geri çekiyorlar ancak İstanbul Sözleşmesi’ni deşifre ettiğimiz paragraflarda da olduğu gibi kadın şikayetini geri çekse de eğer ortada şiddet varsa konu yasa gereği kamu davasına dönüştürüldüğü için evli çiftlerin arası bozuluyor; bazı erkekler eve dönmeyip boşanmayı tercih ediyor. Bu konuyla alakalı şiddet varsa konu kamu davasına dönüşür demiştik. İstanbul Sözleşmesi’ne göre hangi unsurların kolayca psikolojik şiddet sayıldığını, şiddetin sözleşmeye göre sadece fiziki olarak kabul edilmediğini ve birçok erkeğin fiziksel şiddet uygulamadığı halde evden atıldığını tekrar yineleyelim.

İkinci mesele olarak kadın cinayetlerinin, erkeklerin boşanmayı hazmedememesinden (boşanma aşamasında veya sonrasında) kaynakladığı ileri sürülmektedir. Halbuki yalnızca kadının boşanmasından ötürü kocaların cinayet işlediğini söylemek olayı gerçekçilikten uzaklaştırmaktadır. Çünkü boşanma süreci magazin dünyasının ünlülerinin yaptığı gibi tek celsede olup biten bir şey değil. Özellikle kadın istemezse boşanma senelerce sürüp gitmektedir. Bu süreçte veya boşanmanın ardından velayetlerin ezici bir çoğunluğu annelere verildiği için bazı kadınlar çocukları üzerinden eski kocalarından intikam almaya çalışmaktadırlar. Şöyle ki hafta sonları çocuğunu görme izni olan eski koca, anne istemezse bu yasal hakkından mahrum kalıp çocuk haczi denen yöntemle başka bir deyişle çocuğunu haczederek çocuğunu görebiliyor. Bunun için de büyük bir maddi külfetin altına girmek zorunda kalıyor. Maddi külfet demişken 2 günlük evlilik için ömür boyu nafaka ödemeye mahkum edilen, ödeyemeyince de hapse atılan, cinnet geçiren erkekleri hatırlamak gerekiyor. Bu esnada çocuğun ve eski kocanın yaşadığı psikolojik bunalımlar göz ardı ediliyor.

Üçüncü mesele “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” sloganıyla alakalıdır. Bu popüler sloganın altının ne kadar doldurulabildiğini incelemek gerekir. Sözleşme 2011 yılında imzalandığında erkekler tarafından öldürülen kadın sayısı 121 iken bu sayı sözleşme imzalandıktan sonra her yıl düzenli olarak artmıştır.

Bu cinayetlerin hepsinin kadın cinayeti kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğinin altını çizmek gerekir. Çünkü bir cinayete kadın cinayeti demek için o kadının sırf cinsiyeti kadın olduğu için öldürülmüş olması gerekmektedir. Örneğin birbirine tokat atan iki sevgili olayı “kadına şiddet” olarak adlandırılmış halbuki iki taraf da birbirine şiddet uygulamıştır. İlaçlarını almayıp cinnet geçiren ve annesini öldüren bir erkek evladın işlediği bu cinayet de yine medya tarafından topluma kadın cinayeti olarak servis edilmiş ancak cinnet geçiren bir insanın babasını veya erkek kardeşini de öldürebileceği göz ardı edilmiştir. Bunun gibi alkol alıp veya uyuşturucu kullanıp cinayet işlenen durumlarda cinayet sebebi alkol veya uyuşturucu olarak gösterilmezken suçlu yine erkek olarak gösterilir. İşte tüm bu medya manipülasyonlarıyla şiddet unsuru özellikle feminist gruplarca sürekli gündemde tutulmaya çalışılır. Çözüm önerileri ise Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ideolojisini topluma yaymak yani cinsiyetleri ortadan kaldırmak dolayısıyla kadını ve erkeği birbirine düşman ederek evlilik bağını tamamen ortadan kaldırmak. Son yıllarda her iki cinsin ilk evlendikleri yaşın giderek artması kadının ve erkeğin birbirinden uzaklaşmaya başladığını gösteren kanıtlardan yalnızca biridir.

Son olarak dördüncü mesele olan “Kadının Beyanı Esastır”a bakacağız. BBC Türkçe “Kadının Beyanı Esastır” ilkesiyle alakalı bazı hukukçularla görüştü. Onlara göre bu ilke “delil yetersizliği olan durumlarda kadın veya çocuğun beyanının esas alınarak kovuşturma aşamasına geçilmesi ve beyanın yargılama aşamasında da delil niteliği taşıyabilmesi” anlamına geliyor. “Beyanın yargılama aşamasında da delil niteliği taşıyabilmesi” kısmı son derece önemli. Bunun yanı sıra cinsel saldırıyla ilgili yeterli delil bulunmadığı durumlarda, kadın veya çocuğun beyanı sadece kovuşturma aşamasına geçilmesinde değil, davanın nasıl sonuçlanacağında da belirleyici rol oynayabiliyor. Kısacası kadının beyanı hem delil niteliği taşıyor hem de davanın sonucuna kadının lehine etki ediyor.

Kadın Hakları Aktivisti de olan Av. Hülya Gülbahar, bu ilkenin sadece soruşturma aşamasında değil yargılama aşamasında da etkili olduğunun bizzat Yargıtay kararlarınca sabit olduğunu söylüyor; “kadının beyanı, yargılama sırasında; hayatın olağan akışına uygun, samimi ve tutarlı, mağdur ile bir husumetten kaynaklanmayan, olay ertesinde hemen tanıklarla paylaşılmış, doktor raporları ile belgelenmiş ve sanık tüm bunları çürütemedi ise, hükme esastır.” Gülbahar bu ilkeyle ilgili ayrıca şüpheli ya da sanığın, kadının beyanının yanlış olduğunu ispatlamakla yükümlü olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla burada suçlayan değil suçlanan kişi haklılığını ispat etmek zorundadır.

Peki “kadının beyanı esastır” ilkesi kadınlar tarafından suistimal ediliyor mu? Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, “kadınların yüzde 90’ı beyanında haklı olmuştur” diyerek %10’luk bir hata payından söz etmektedir. Bu da 2015 yılından 2019 yılına kadarki 5 yıllık süreçte evden uzaklaştırılan yaklaşık 2 milyon erkeğin yine yaklaşık 200 bininin masum olduğunu ortaya koymaktadır. Kav sözlerine şöyle devam ediyor: “kadın ve erkek doğmamız önemli değil, bize kadın ve erkek olmayı toplum öğretiyor ve kadına kadınlıkla ilgili rol beklentisi şiddet sayılıyor. Kadın ve erkeğin birbiri ile evlenmesi de toplumun, dinin, örfün dayatması. Toplumsal cinsiyete göre kişi kendi cinsini mi karşı cinsi mi ya da her ikisini mi cinsel olarak tercih edecek buna kendi karar verecek.“ Dolayısıyla Kav, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ideolojisinin biyolojik cinsiyeti yok sayan bakış açısının İstanbul Sözleşmesi’nde de yer aldığına bir kez daha vurgu yapmış oluyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin 4 maddede anlatılan tüm bu cinsiyetçi tutumu kadınların yaşamasını sağlamak yerine kadının ve erkeğin birbirine düşman olmasına dolayısıyla kadınların ölmesine sebep olmaktadır. Bunun yanı sıra sözleşme, sorunların temeline inip şiddet unsurunu ortadan kaldırmaya çalışmak yerine tüm erkekleri şiddetin potansiyel kaynağı olarak göstermektedir. Yine bu sözleşmeye göre din ve muhafazakârlık gibi kavramlar erkek şiddetini tetiklemekte; edep, namus, ahlak gibi kavramlar erkeklere özgü kavramlar kabul edilip yasalardan ve toplumun yapısından atılmaya sözleşmenin tabiriyle bu kavramların kökü kazınmaya çalışılmaktadır.

Son derece uzun olan bu yazıyı özetlemek gerekirse manipülatif yöntemlerle hazırlanan Kinsey Raporu’yla Amerikan toplumuna LGBT politikaları doğrultusunda şekil verilmeye çalışıldı. Bu rapor bilimsel kabul edilerek dayanak alınmış ve Amerikan ceza sisteminde eşcinselliğin rahatça yaşanmasını ve daha kolay yayılıp özendirilmesini sağlayan tedbirler alınmıştır. Raporu hazırlayan ve destekleyen grupların aynı zamanda pedofiliyi de yasal zemine oturtmaya çalışmasını unutmamak gerekir. Sonraki yıllarda ortaya atılan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ideolojisiyle birlikte kadın ve erkeğin biyolojik farklılıkları reddedilmiş, bilime aykırı olsa da erkek ve kadın haricinde daha birçok cinsiyetin varlığı tanınmış, gerektiğinde ameliyatla çocukların bile rahatça cinsiyet değiştirebileceği fikri empoze edilmiştir. Böylece aslında trans olmayan ama özendirilerek trans yapılan birçok çocuk ortaya çıkmıştır. Verilen örneklerle Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ideolojisinin bilimsel gerçeklerden uzak olduğunu, küresel güçlerin ekonomik ve politik kaygılarına dayandığını dolayısıyla eşcinsellerin haklarını ve şiddete uğrayan kadınları savunmak olmadığını anladık. Ve İstanbul Sözleşmesi… Bu sözleşmeyle birlikte Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları yerel bazda uygulanmaya çalışılmış ancak birçok Avrupa ülkesi tarafından kabul edilmemiş hatta sakıncalı görülmüştür. Feminizmin bu olaylardaki yeri ise LGBT hakları ve İstanbul Sözleşmesi lehine olan her türlü söylemi ve organizasyonu körü körüne desteklemesinde yatmaktadır. Halbuki bu feminist mücadeleler neticesinde kadına şiddet problemi çözülmemekte, kadın ve erkek arasındaki güç ve kişilik mücadelesi körüklenmekte ve aile kurumu yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamaktadır. Sonuç olarak insanlığı korkunç bir dörtgenle çevirmiş olan Feminizm, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LGBT ve İstanbul Sözleşmesi gibi unsurların dünyanın farklı yerlerinde farklı isimlerle her daim ortaya çıkabileceğini unutmamak gerekir.

kafatolog

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • https://ip169.ozelip.com:10977