HACI

Küçük bir çocuk… Babasının karşısında, kucağında biriktirdiği güzel anılar, özlem… Ah bir de bir tıraş takımı, geçmişin anahtarı!..

Doksanlı yılların başları. Henüz sakalım yok ama nasıl hevesliyim sakal tıraşı olmaya. Ah, bir sakalım çıksa da ben de tıraş olsam diye iç geçirirdim!

Şimdilerde sebebini biliyorum aslında ama babamın tıraş oluşu çok hoşuma giderdi. Ben de iş makinası seyreden yurdum insanı gibi babamın tıraş oluşunu izlerdim hep.

Neden bilmem, babam haftada bir kere pazar günü tıraş olurdu. Pazar kahvaltısı diye bir terim yoktu henüz lügatımda. Şimdilerde var da ne işime yarıyor ki! (Babam olmadıktan sonra.)

Neyse konumuza dönelim -enteresan bir şekilde- babamın tıraş olacağı günün sabahı annem gecekondumuzun bahçesindeki üç taştan ibaret yer ocağında, odun ateşinde mercimek çorbası pişirirdi.

Uyandığımda ablamların -aralarında- yatakları sen topla atışmalarından kurtulmak için bir an önce kendimi dışarı atardım. Her biri boy boy beş abla!.. Dile kolay.

Mercimeğin pişmesini bekleyen annemle ateşi seyreder, hayallere dalardım. Her seferinde farklı bir meslek ile hayalime başlar devamında askerlerine komuta veren bir subay olarak devam ederdim. Babam çok isterdi subay olmamı. Ben de onun istediği gibi iyi bir subay olacaktım büyüyünce. (Hayaller ve hayatlar…)

Derken pişerdi mercimek. Evde atışmayı kazanan abla, diğerlerine yatakları toplatmış olurdu tabii. Sonra miss gibi mercimek ile başlardı günümüz.

Şimdilerde en kral pazar kahvaltısında alamadığım hazzı alırdım o sıcacık ama tek çeşitli yer sofrasında.

Mercimek piştikten sonra ocağın közüne bırakılan güğümde su ısınırdı biz kahvaltı edene kadar. Sofra kaldırılırdı. Ablamlar ev temizliği, bulaşık ve çamaşır işine girişirken babam, güğümde ısınan su ile tıraş olmaya koyulurdu.

Evin küçük oğlu olarak babamın yanında bir ben kalırdım. (Tıpkı büyüdüğümde olduğu gibi.) Odanın tam ortasına bir gazete sererdi babam. Gazete bitimine de bir yastık koyar, yastığa da bir ayna yaslardı.

On beş yirmi dakika sürerdi sakal tıraşı. Tıraş olurken ağzını yüzünü şekilden şekle sokardı. Çok ilgimi çekerdi bu halleri. Pür dikkat seyrederdim. Adeta bir berber çırağı edasıyla…

Aktı zaman, geçti yıllar. O zamanlar elli yaşlarında olan babam yetmişlerine merdiven dayamıştı. İyi göremiyordu. Artık her gün tıraş olmak zorunda olan ben ise bir yetişkin olmuştum.

Babamın o eski tıraş takımını elime aldığımda yıl 2007 idi. İstisnasız her pazar günü sakal tıraşını kendi ellerimle yaptım. Ta ki bir gün, oğlum yeter ben sakal bırakmak istiyorum. “Hacı dediğin sakallı olur.” diyene kadar.

Tam dokuz yıl tıraş etmiş, bir gün bile “off” dememiştim. Sakal bıraktıktan üç yıl kadar sonra bırakıp gitti bizi Hacı.

Biri tıraş olurken birinin seyretmesi saçma bir durum aslında. İyi ki seyretmişim, iyi ki onu yıllarca ben tıraş etmişim.

Hastanede -ölüm döşeğinde- yatarken doktorlar tıraş etmek istemişler, izin vermemiş. Küçük oğlum gelsin onun dışında kimseye tıraş olmam demiş. (Kurban olduğum.)

Ben gidince de aslında tıraş olmak istemediğini söyleyip doktoru ikna etmemi istemişti benden. Dediğini yaptım. Doktoru ikna ettim.

Taburcu olmadı bu son seferinde, sakallı öldü benim babam… (14.01.2019) Öyle ya, hacı dediğin sakallı olurdu çünkü! (Nur içinde yat canım babam.)

Not: Eski tıraş takımını ve takımı koyduğu o siyah kutuyu saklarım hala. Sanki bir pazar sabahı uyanıp onu yine tıraş edecekmişim gibi.

son samuray

  • https://ip169.ozelip.com:10977