Mavi Ladin

Okumak üzere olduğunuz hikâye dünyanın en aptal insanı hakkındadır.

Siyah iken gitgide maviye bulanan ve gün ışıklarını ağırlamaya hazırlanan gök kubbeden, yeryüzüne yaklaştıkça artan sisin ve ağaçların arasında koşan, sahibi meçhul, belirli belirsiz bir gölge belirliyordu. Ne bir patika ne bir yol izliyordu koşarken. Ne bir heyecan vardı yüreğine ne de bir korku, ürperti. Sadece koşuyordu, ağaçların arasında sisli gece yerini güne bırakmaya hazırlanırken. Burnundan aldığı derin nefeslerin genzinde yarattığı yanma hissi ve durmaksızın koşmaktan dolayı baldırlarında oluşan sızı, bir nebze de olsa kalbinin yerinden fırlayacak gibi attığını ve neredeyse kalp krizi geçirmek üzere olduğunu unutmasını sağlıyordu. Tedirgin değildi çünkü tedirgin olmasını gerektiren bir durum olmadığını biliyordu. Sadece durmadan koşmalıydı. Meşe ağaçları yerlerini keskin, dikenli çalılara bırakırken vücudunu delen ufak iğnelerin onu durdurmasına izin vermedi. Aniden beliren erik ağaçlarının budanmamış sivri dalları arasından geçerken de aldırış etmedi. Az kaldığını biliyordu ulaşması gereken yere. Heybetli bir dere gözüküyordu ileride. Üzerinde yıkılmak üzere olan ve köprü görevi görmesi gereken üstünkörü tutturulmuş birkaç parça kereste vardı. Tek bir saniye bile düşünmeden köprünün üzerine atladı ve koşmaya devam etti. Kalp atışları gittikçe daha da hızlanıyordu. Artık tek duyduğu şey sağır edici çarpıntı sesleriydi. Göğüs kafesi her an parçalara ayrılacak ve kaçmak için çok istekli olan kalbi içerisinden fırlayacak gibiydi. Hava girmiyordu artık ciğerlerinden içeri. Teslim bayrağını çekmişlerdi. Ama onlara da ihtiyacı yoktu koşmak için. Ne ciğerlere ne de bir kalbe. Tek ihtiyacı olan iki bacak ve karşılaşmak üzere olduğu manzaranın huzurunda ona rehberlik edecek gözlerdi. Bu yüzden koşmaya devam etti. Çam ağaçları arasından geçerken parçalanan kıyafetlerine ve kanlar içinde kalan bedenine rağmen acımasız dalların haraçlarını almasına ses etmedi. Onu durdurmalarına izin vermedi. Ağaçlar arasından doğan güneşin ışığı ve henüz dağılan sislerin ortasında bütün heybeti ile duran tepeyi görünce yavaşladı. Artık durabilirdi. Görmek için geldiği şey oradaydı. Sadece biraz daha ışık gerekiyordu seçebilmek için. Güneşin biraz daha yükselmesi lazımdı göklerde. Ağaçların parçalara ayırdığı kıyafetlerinin noksanlığında ve sislerin arasında bütün çıplaklığı ile beklerken güneşin ani bir atak yapması ile kamaşan gözlerini elinden geldiğince aralayarak bir parça da olsa görebilmek umuduyla tepeye diktiğinde kalbi yeniden çarpmaya başladı. Ciğerleri yeniden hava ile doldu. Parlaklık birkaç saniye içinde geçecek ve tepenin üzerini görebilecekti. Nefes alışları hızlanırken gün ışınları daha da parlaklaşmaya başladı. Olması gerekenin tam tersiydi bu. Görüşü iyice bulanıklaştı ve yükselen ısısı ile onu küle çevirmek üzere olan ışınlardan korunmak için göz kapaklarını indirerek ellerini siper etti yüzüne. Sıkıca kapadı gözlerini çünkü eğer tekrar görebilmek istiyorsa yapması gereken buydu. Sıcaklık arttıkça daha hızlandı kalbi ve ilk defa korkuyu hissetti iliklerine kadar uzanan. Bu sırada duyduğu sesler dikkatini aldı karşısında onu bekleyenden. Yavaşça başını çevirdi ve gözlerini açtı.

Hasret, o gün de aynı daha önceki birçok gün yaptığı gibi bitkileri sulamak için terasa çıkmıştı. İşe başladığı ilk günden beri rutininin en sevdiği kısmıydı bu. Gün henüz ağarken ve mesai yeni başlarken sabahın serinliği eşliğinde bitkileri sulamak ona günün geri kalanında peşini bırakmayan bir huzur veriyordu. Yine her zaman olduğu gibi begonviller ile başladıktan sonra laleler, sümbüller, nergisler, zambaklar ve en sonsa göz bebeği olan güller ile ilgilendi. Çiçeklerin kokusundan sarhoş olmuşçasına çayından bir yudum aldığı sırada gözünün ucu ile terasın kenarından başını çevirmiş, kendini izleyen adamı gördü. Adamın bakışlarında dalgınlıkla karışık bir şaşkınlık ve derinlere gömülmüş saklı bir öfke vardı. Üzerindeki beyaz önlüğü geniş omuzlarından aşağı doğru sanki bir pelerin gibi süzülüyor ve altında yatan çelimsiz bedeni gizliyordu. Adamın bakışlarına karşılık içinde şefkat barındıran bir gülümseme belirdi Hasret’in suratında. Çünkü aynı çiçekleri sulamak gibi Birol Bey’in sürekli olarak kaybolup gittiği, gündüz rüyalarından uyandıktan sonraki bakışı da rutininin bir parçası hâline gelmişti. Öte yanda Birol ise karşısında kendisine gülümseyen ay yüzlü kadını izlerken bir yandan da umutsuzca geri dönmeye çalışıyordu az önce terk ettiği hayallere. Fakat Hasret’in öyle bir gülümsemesi vardı ki karşısında duran sıradağlar toza toprağa karışır, körlerin bile gözleri açılırdı. İnsan onun karşısında bir şeyler düşünmeyedursun, neredeyse nefes almayı bile unutabilirdi. Yine her rüyadan uyandığında olduğu gibi hemen farkına vardı dalgın bakan gözlerinin. Ürpertici ya da garip bir adam izlenimi oluşturmamak için karşısındakinde, hızlıca toparlandı ve içten bir gülümseme ile selamladı Hasret’i.

“Geldiğini duymamıştım, günaydın.”

Çayından bir yudum aldıktan sonra gülümseyerek cevap verdi kız, sesinde gizli bir alaycılık ve belki de biraz cilveli bir ton ile.

“Size de günaydın Birol Bey.”

Yine uzaklara dalıp gitmişken yakalanmış olmanın verdiği ve kendisinin bile tam olarak farkına varamadığı, derinlerden gelen utanç hissi ile biraz çekindi kızın alaycı tonundan. Bu hissiyatın yüzüne vurmasına izin vermeden kadına doğru yöneldi. Aralarında iki adımlık mesafe kalınca durup çiçeklere çevirdi bakışlarını.

“Erken gelmişsin yine.”

“Çok da erken sayılmaz Birol Bey, bugün babam bıraktı, o yüzden yarım saat önce çıktım evden.”

“Böyle giderse ayın elemanı seçileceksin.”

“Zor gibi geliyor kulağa.” dedi gülümseyerek. Tek çalışan kendisi olduğu için.

“Aynı zamanda çiçekler de var. Onlarla da ilgileniyorsun. Bu da seni kesinlikle iyi bir aday yapıyor.”

Hasret gülümsemekle yetindi fakat bu gülümseme, Birol’a biraz zoraki geldi. Sanki kızın oynadığı bu ufak oyundan sıkıldığını hissetti. Hemen ciddileşti.

“Fakat gerçekten eğer sen ilgilenmesen bu çiçeklerle, solup giderler burada. Onları düşünen tek sensin.”

Hasret yine hafif bir tebessüm ile cevap verdi.

“Ben olmasam siz bakardınız çiçeklere, öyle büyük bir iş değil ki zaten. Alt tarafı su veriyorum sabahları. Zaman zaman da toprakları ile ilgileniyorum.”

“Olsun Hasret. Az mı bu dediklerin? İnsan yeri geldi mi kendini bile sudan mahrum bırakan bir mahlukat. Çoğu kişi çiçekleri unutur gider burada.”

“O kadar da önemli mi çiçeklerin çürümesi Birol Bey?”

“Ne demek istiyorsun, önemli değiller mi?”

Birol’un bu sorusu karşısında gülümseyerek içeri doğru yöneldi Hasret ve giderken “Çayı taze demledim, size de bir bardak doldurayım.” dedi.

Hasret’in gidişinin ardından kendisi de içeri girip ofis koltuğuna attı ağırlaşmış hissettiği bedenini. Hâlbuki bir seksen boyuna rağmen yetmiş kiloluk bedeni en ufak bir esintide uçup gidecekmiş gibi bir izlenim bırakırdı insanlarda. Yine de bu vücut ağır geliyordu ona artık. Kendini asla esintilere kapılacak kadar da hafif hissetmiyordu. Kısa bir süre masasının hemen karşısında duran ve kapının yanındaki duvarı kaplayan kitaplığına bir göz attı. Kitaplığın bazı raflarında süs eşyaları vardı. Neredeyse yarısı kadarı da kitaplar ile doluydu. Hasret içeri çay dolu bir bardak ile girerken okumak üzere alıp da raflarda tozlanmaya terk ettiği kaç kitap olduğunu düşünüyordu karşısında. Bu sırada kız da onun kitaplığa attığı bakışları yakalamış ve çayını uzattıktan hemen sonra karşı tarafa yönelip sanki destenin içerisinden kart çeker gibi kitaplardan bir tanesini almıştı diğerlerinin arasından. Birol, o sırada çayını yudumlamakla meşgul olduğundan kızın ne yaptığına aldırış etmemişti. Hasret, masanın ön tarafında duran koltuklardan birisine oturdu ve yeniden dalıp gitmek üzere olan Birol’a sordu:

“Hepsini okudunuz mu buradaki kitapların?”

Belki tamamen meraktan, belki de işvereni ile arasında bir köprü kurma gibi masumane bir istek doğrultusunda sorulan bu soru karşısında yudumlamakta olduğu çay neredeyse boğazına kaçacaktı Birol’un ama bozuntuya vermedi. Olabildiğince sakin tavırlar ile kıza çevirdi başını. Derin bir nefes çekti sanki önemli bir şey söyleyecekmiş gibi ama aslında sadece düşüncelerini toparlamak için zaman kazanmaya çalışıyordu. Bunun nedeni ise sırf dekor olsun diye ofisini kitaplara dolduran bir görgüsüz ya da burnunun dibinde duran kitapları okumaktan âciz bir adam gibi gözükmek istememesiydi. Belki oblomovluk yapabilir ve çok yoğun olduğundan vakit bulamadığını söyleyebilirdi fakat kız asistanı olduğu için elinde bolca boş vaktinin olduğu bilgisine vâkıftı. Böylece konuşmadan önce aldığı derin nefesle kazandığı 1,42 saniye içerisinde bu düşüncelerin hepsinden sıyrılarak her zaman yaptığı gibi fark edilmeyeceği umudu ile yalan söylemeyi seçti.

“Orada gördüğün kitapların neredeyse hepsini okumuşumdur. Tabii boş kaldığım zamanlarda bakmak için bir iki tane okumadığım kitap da var aralarında ama elimden geldiğince okumaya çalışırım. Hatta sana da tavsiye ederim. İstediğin zaman alabilirsin okumak istediğin kitabı. Tabii bitirince yerine geri koymak şartı ile.”

Ufak bir gülümseme ile konuşmasını tamamlayan Birol yeterli bir cevap verdiği düşüncesinde rahatlayarak arkasına yaslandığı sırada kızın rafların arasından çıkardığı kitabı göstermek için kaldırırken “Peki ya bu, bunu da okudunuz mu?” demesi ile yeniden düşünceler hücum etti beynine. Hasret’in kitabı göstermek için kaldırdığı sanki durmuşçasına yavaş ilerleyen o ufak zaman aralığında, görmek üzere olduğu kitabın okuduğu azınlıktan veya en azından okuduğuna inandıracak kadar üstünkörü bilgi sahibi olduklarından biri çıkması için Tanrı’ya yalvarırken Dostoyevski’nin Kumarbaz’ını gördüğünde yine rahatlama hissiyatı ile savruldu geriye doğru. “Evet, okudum. Hatta en sevdiğim kitaplardandır.” diye cevaplarken de içinden neden bu kadar gerildiğini sorguladı. Okumadığı bir kitabı göstermiş olsaydı bile kız hiçbir şey söyleyemese de en azından okumak için sakladıklarından biri olduğunu söyleyebilirdi. Tabii o kadar kitabın arasından okumadığı bir tanesini çekmesi düşük bir olasılıktı. Bu, onun orada bulunan çoğu kitabı okuduğuna dair az önce söylemiş olduğu yalanı ortaya çıkarabilirdi. En azından şüphe uyandırırdı. Nihayetinde böyle bir durum kızın nezdinde oluşturmak istediği entelektüel imajını da zedeleyebilirdi. Zaten o kadar kitap sahibi olan birisinin böyle bir klasiği okumamış olması fazla inandırıcı olmazdı. Gerilmekte haklıydı.

“Ben de geçenlerde okumuştum. Gerçekten etkiledi beni. Hatta biraz da üzdü. Bu gibi gerçekçi hikâyeleri okuduğumda sanki benim başıma gelmiş gibi hissetmekten alamıyorum kendimi. Size de oluyor mu böyle?”

“Tabii ki de oluyor. Zaten kitabın başarısı buradan gelir. Okuru ne kadar hikâyeye katarsan o kadar iyi iş çıkarmışsın demektir. Kitaplar gerçekten de bu yüzden hayatımın büyük bir parçası olmuştur. Beni benden alır ve yaşamadığım maceralara çıkarırlar.”

“Ben de sizin kadar okumuş olmayı isterdim. Ama burada olduğum müddetçe boş zamanlarımı kitaplığınızdan faydalanarak geçirmeyi düşünüyorum. Aynı zamanda teras da çok huzur verici. Çiçeklerin arasında okumaktan daha keyifli bir şey düşünemiyorum.”

Hasret’i dinlemeye devam ederken bir yandan çayını içiyor, diğer yandan da kızın mimiklerini izliyordu. Sesinde neşe kırıntıları olduğu zaman gözleri hafifçe kısılıyor, konuşurken zaman zaman komik bir şey anlattığı hissine kapıldığında ağzının sağ kenarına doğru belli belirsiz bir eğilim oluşuyor dudaklarında ve gülümsemevari bir hâl alıyordu. Sol yanağında bir gamze vardı kızın ama fazla belli olmuyordu. Anlattıklarının arasında önemli bir konuya değindiğini düşündüğünde kaşları kalkıyor ve alnını minik kırışıklar dolduruyordu. Aynı zamanda gözleri de siyahın daha önce hiç görmediği kadar koyu bir tonundaydı. Gözlerini gözlerine dikip baktığında uzay boşluğunun derinliklerinde sürüklenir gibi oluyordu. Ufak da olsa bir irkilme hissediyordu. Çok dikkat edildiği zaman sağ gözünün diğerine göre biraz da şaşı olduğu fark ediliyordu fakat bunu anlamak için gerçekten de çok büyük bir dikkat gerekiyordu. Aynı zamanda konuşmayı da seven bir kızdı Hasret. Herhangi bir konu hakkında konuşmaya başladığı zaman ilk birkaç kelam biraz durgun geçse de çok geçmeden coşkulu neşesi konuşmaya hâkim oluyor ve karşısındakine kendini hayranlık içinde izlemekten başka seçenek bırakmıyordu.

Şimdi olan da aynen buydu. Hasret bir şeyler anlatıyor, coşkusu odayı sarıyor, Birol onu hayranlık içinde izlerken bazı cevaplar veriyordu kızın sorularına fakat ne sorulan sorulardan haberdardı ne verdiği cevaplardan. Hasret’i izlerken bütün duyularını kapatmış ve bedenini rölantiye almış durumdaydı, sorulan sorulara otomatik olarak dili cevap verirken bedeni olabildiğince ilgili bir duruş sergileyip aklı tamamen siyah gözlerinin uzayında savruluyor ve konuşma biraz daha devam etsin diye içten içe onu karşısına çıkaran Tanrı’ya dua ediyordu. İçeriden gelen telefonun çalma sesi ile Hasret aniden irkilip yerinden hoplayınca Birol da yeniden koltuğuna döndü savrulduğu uzaydan. Kız hiçbir şey söylemeden ve atak bir şekilde yerinden fırlayıp telefona bakmak için içeri gittiğinde sanki bir ton gibi hissettiği bedenini geriye doğru bırakırken elleri ile yüzünü ovuşturuyordu. Bu sırada avuçlarının ne kadar terlediğini fark etti. Bir hışımla koltuğundan kalktı ve masanın öbür tarafına geçip az önce kızın elinde tuttuğu kitabı iki sandalye arasındaki sehpanın üzerinden alıp kitaplığa yöneldi. Elindekini raflardan birine koyduktan sonra hepsine bir göz gezdirdi. “Aslında bir otursam üç ayımı alır şunların hepsini okumak.” diye geçirdi içinden. Bu sırada süs eşyalarının olduğu rafların birisinden kendini izleyen Yavuz Sultan Selim minyatürü ile göz göze geldi. Önce gözlerini kaçırdı ve kitaplığı incelemeye devam etti fakat hâlâ izlenip izlenmediğini kontrol etmek için baktığında yine göz göze geldiler. Minyatürü durduğu raftan alarak koltuğuna attı gene kendini. (Koltuk geriye doğru yaslanan klasik patron modellerindendi ve oldukça da vefakâr bir eşyaydı. Onun bu sert kullanımına rağmen yıllardır kırılmamış, bozulmamış, rahatlığından bir şey kaybetmemişti.) Arkasına olduğunca yaslanıp minyatürü masasının üzerine koydu ve göz kenarı ile ona bakmaya başladı.

“Affet sultanım, ettik bir cahillik.” dedi.

Minyatür ona cevap vermediği gibi hâlâ yargılayıcı bakışlarını sürdürmekteydi. Gözlerini kaçırarak masa üzerinde gezdirmeye koyuldu. Bir anlığına masanın üst çekmecesinin biraz aralık olduğunu görür gibi oldu. Hemen kafasını çevirdi. O çekmeceye bakmak istemiyordu. İstiyor muydu yoksa? Hayır, kesinlikle istemiyordu. O çekmeceyi açınca ne olduğunu çok iyi biliyordu ve bunu tekrar yaşamak istemiyordu. Çevik bir hareketle koltuktan fırladığı gibi minyatürü kaptı ve terasa çıktı. Yürürken minyatürü önlüğünün göğüs cebine koymuştu. Kapıdan çıktığı gibi derin nefesler çekti ciğerlerine. Çiçeklere yaklaştı ve eğilip gülleri koklamaya başladı. Bu sırada Hasret’in içeride dinlediği müziğin ezgileri kulaklarını gıdıklıyordu. Şarkıyı tam çıkaramamıştı ama yine de içinde ferah duygular uyandırmıştı. Ferah olarak adlandırdığı bu duyguları ilk olarak lise yıllarında okul ile gittikleri bir sergide tanımıştı. Sanatçısını bırak, kendisini bile tam olarak hatırlayamadığı bir resimdi onu bu duygular ile dolduran. Aklında kaldığı kadarıyla ortasından aynı bir yol gibi akan nehrin iki tarafına kondurulmuş karşılıklı evler ve masmavi gökyüzü altında yeşillikler ile süslü araziler vardı. Fakat asıl resmin böyle olmadığından ve sadece kendisinin bu şekilde hatırladığından oldukça emindi. Şimdi daha enerji dolu hissediyordu kendini. Artık çekmece aklına bile gelmiyordu. Bütün dikkati, terasını kaplayan o harika çiçeklerdeydi. Uzun uzun kokladı onları, sanki iffetsiz bir sevgiliyi geride bırakır gibi aniden sırtını dönmeden önce. Böyle yaptığına sıkılmıştı biraz fakat olması gereken buydu. Erkek dediğin çiçekle, böcekle fazla içli dışlı olmazdı. Babası böyle öğretmişti ona. Dışarıda durduğu dakikaların ardından yeniden içeri girip ofisinin önüne geldiğinde göz ucu ile hızlı bir şekilde ofisi kolaçan ettikten sonra orada daha fazla durmak istemediğine karar verdi. Fazla güçsüz hissediyordu kendini ve çekmeceye karşı yenik düşmekten, onu açmaktan çekiniyordu. Hızlıca lavaboya gitti. Ellerini iyice, özenle -ve her zamanki gibi sertçe- yıkadıktan sonra yüzüne de biraz su vurdu. Islak ellerini ensesinde gezdirdi ve iyice gerindi. Kurulandıktan sonra aynada kendi ile göz göze geldi. Dikkatli bir biçimde yanaklarını inceledi. Sonra aynaya iyice yaklaşıp göz bebeklerine baktı. (Hafif kanlanmışlardı.) Daha sonra tüm dişlerini göstererek gülümsedi. Orada da bir sıkıntı yoktu.

“İyisin oğlum Birol! Gayet iyisin…”

Önlüğünü daire kapısının yakınlarındaki askılığa astı ve hâlâ üst cepte duran minyatür ile göz göze geldi yine.

“Neden yargılıyorsun beni?” diye sordu minyatüre.

Cevap gelmeyince devam etti:

“Yıllardır o rafta bedavadan oturuyorsun ve yıllardır beni oradan yargılayarak izliyorsun. Rahatımı bozmadığın sürece orada durmanda bir sıkıntı yok. Hatta bazen orada olduğunu unutuyorum bile. Ama bu yargılayıcı bakışları kesmen lazım artık. Ne olmuş yalan söylediysem sanki? Alt tarafı kitap işte. Sen hiç mi yalan söylemedin kimseye? Beni yargılamaya hakkın yok, tamam mı, bundan emin ol. Eğer bir daha böyle yaparsan sonuna kadar gideceğim. Anladın mı?”

Bu sırada Birol’un kendisine bir şeyler söylediğini sanan Hasret hızlı adımlarla yanına geldi.

“Bir şey mi söylediniz Birol Bey?”

Şaşkın bir şekilde arkasını döndü ve o an bütün konuşmayı sesli şekilde yaptığını fark etti. Kendine karşı büyük bir öfke kabardı içinde ama bunun dışa yansımasına izin veremezdi. Hemen durumu toparlaması gerekiyordu yoksa kız onun deli olduğunu falan zannedebilirdi. Oyuncakla konuşan adamdan başka ne olur ki?

“Hayır, hayır… Yani evet, söyledim. Dışarı çıkmam lazım biraz, birkaç işim var. Gelecek kimse var mı öğleden önce?” dedi gayet sakin ve olağan bir tonla fakat sesinde belirli belirsiz bir huzursuzluk da vardı.

“Hayır, kimse randevu almadı.”

“Peki, öğleden sonra?”

“Bir tane olmalıydı yanlış hatırlamıyorsam, hemen bakıp geleyim.”

“Dur, dur… Tamam, bakmana gerek yok.”

“Öyle mi?”

“Evet, önemli değil zaten, öğleden önce gelirim. İşim fazla uzun sayılmaz. Her neyse, bir şey istiyor musun dışarıdan?”

“Hayır Birol Bey, teşekkür ederim.”

“Mutfağın bir eksiği var mı?”

“Sanırım tatlı bir şeyler alabilirsiniz. Dolaptakiler kötü olmuştu, ben de attım.”

“İyi, iyi, çok iyi yapmışsın. Tamam, o zaman alırım gelmeden bir şeyler.”

Tam kapıya davranmışken geri döndü kıza aklına bir şey gelmiş gibi.

“Kalem.”

“Anlamadım?”

“Kalem, kâğıt, silgi, ne bileyim bu tarz şeyler işte. Eksik var mı bunlarda?”

“Hayır, bunlardan da bolca var içeride.”

“Tamam o zaman.” dedikten sonra yeniden kapıya davrandı fakat yine aniden geriye döndü ve devam etti:

“Peki ya çiçekler?”

“Ne olmuş çiçeklere?”

“Ne demek ne olmuş? Çiçekler işte, onların bakımı ile ilgili bir şey lazım mı?”

“Yani… Bilemiyorum Birol Bey, bakayım isterseniz bir.”

“Neyse, gerek yok, başka zaman alırım bir eksik varsa. Tamam, sen çalışmana devam edebilirsin.”

Konuşma sırasında sesi ve tavırları hızlı bir şekilde otoriter bir havaya bürünmüştü. Özellikle de bir şey isteyip istemediğini sorarken babacan bir hâl almıştı konuşması. Son sözleri üzerine cevap beklemeden döndü ve arkasından kapıyı çarparak çıktı. Merdivenleri acele bir şekilde inerken Hasret de kapalı kapının arkasında yüzünde oluşan gülümsemeye engel olamadı. Tam müziğinin başına dönmek üzereyken asılı duran önlüğün cebine çarptı gözü. Kafasını sağa sola sallayarak tebessüm etti ve minyatürü alıp Birol’un ofisine yöneldi. Sultanı rafına koyduktan sonra “Hazır gelmişken bir şeyler okusam mı acaba?” düşüncelerinde kitaplığı süzerken Birol da henüz binadan çıkmıştı. Hızlı adımlar ile yürüyerek önce kaldırıma, sonra da yola çıktı. Karşı tarafa geçince başını kaldırıp ofisinin olduğu terasa baktı. Beşinci kattaki terasın balkonunun hemen altında yoldan geçen herkesin okuyabileceği büyüklükte bir tabela asılıydı.

Diş Hekimi

Birol Saka GİDENLER

Yazının hemen bitiminde ise büyükçe bir diş resmi vardı. Yazı ve resim tabelaya tam ortalanmıştı. Tabelada balkonun altına net bir simetri ile konumlandırılmıştı. Bunun böyle olmasına çok dikkat etmişti Birol. Ama şu an tabelaya bakarken aklında olanlar bunlar değildi. Sadece ikinci adı olan “Saka” ismini düşünüyordu. Bu aslında dedesinin ismi idi. Fakat şans bu ki eski fotoğraflar dışında dedesini görme fırsatı olmamıştı. O daha doğmadan uzun yıllar önce bu dünyaya veda etmişti “Saka Engin Gidenler”. Aynı kendisi gibi dedesi de kendi dedesinin adını almıştı. Kendi babası da dedesinin babasının adını almıştı. Âdet gereği böyle olduğundan soyağacında sıralarca Saka, Birol ve Engin isimli insanlar vardı. Lakin o anda aklını işgal edenler bunlar da değildi. Sadece ikinci adının yani dedesinden yadigâr ismin yazılışına bakıyordu. Kendine kalsa tabela ilk yapıldığında “Birol S. GİDENLER” yazdıracaktı fakat ofisi henüz meslekte taze iken tuttuğundan babasından biraz destek almıştı ve babası Engin Bey de bunu fırsat bilerek her şeye burnunu sokmuştu. Ofisin boyasına da karışmıştı, alınacak eşyalara da. Hor kullandığı koca patron koltuğu bile babasının ince zevkinin bir armağanıydı. Hatta alırken “Patron adamsın artık, böyle koltuk yakışır.” demişti kabara kabara. Hâlbuki Birol, içten içte o zarif örgülü koltuklardan istemişti ama babasının sözü üstüne de söz edememişti. Böyle öğretilmişti çünkü ona. Erkek dediğinin sünneti önce iyi bir evlat olmak, sonra iyi bir baba olmak ve sonra iyi bir koca olmaktı. Birol kısa bir süre için de olsa bunlardan ikisini yapabilmişti. Ofisin açılışından yıllar sonra hâlâ o tabelaya bakıp dururdu her gözü iliştiğinde. Olması gereken “Birol S. GİDENLER”di. Aynı lise yıllarında arkadaşlarının tahtaya yazıp sonra da “Birol S*ktrp GİDENLER” diye dalga geçtikleri gibi. Aynı askerde komutanın onu “Nerede o s*ktrp giden?” diye çağırması gibi. Aynı her gün mesai bitiminde yalnız başına ofisten çıkıp kimsenin olmadığı iki göz evinde tek başına hazırladığı yemeği yerken kendine söylediği gibi. Çünkü bazen tek istediği buydu. Sadece s*ktrp gitmek istiyordu bilinmeze. Kimsenin onu tanımadığı diyarlara. Tabelaya her baktığında bu düşünceler meşgul ediyordu aklını işte. Bir süre daha baktıktan sonra yürümeye devam etti.

Hemen sağ tarafındaki parkın önüne geldiğinde tam orta kısımda bulunan büyükçe süs havuzu yakaladı dikkatini. Elinden tutup onu zorla çekiştirerek havuzun kenarında gezdiren o kadın, yağan kar taneleri görüşünü bulandırırken kırmızı beresi altından yüzüne düşen saçlarının arasında hafifçe sulanmış ve soğuktan bir nebze de kızarmış yeşil gözler ile gülümsüyordu ona. Saf ve masumane duygular ile her ne kadar istemiyor da olsa ellerinden tuttuğu için sırf, peşine gidiyordu kadının. Henüz kirlenmemişti ruhu. Dalgın bir hâlde yürüyerek sokağın sonuna ulaştı. Ofisinden yaklaşık iki yüz elli üç yüz metre kadar uzaklaşmıştı. Sokağın sonundan sola, biraz ilerledikten sonra sağa dönüp üzerinde “Tarihî Baylan Pastanesi” yazan tabelayı görünceye kadar yürümeye devam etti. Burası, Birol için özel bir yerdi. Hatta kutsal bile denilebilirdi. Pastane o kadar eskiydi ki “Gidenler” aile mensuplarının ilişkileri nesillerdir burada filizlenmişti. Babası Engin Birol Gidenler, annesi Hümeyra Hanım’ı ilk kez burada kahve içmeye davet etmişti. Dedesi Saka Engin Gidenler, babaannesi Ayşe Hanım’ı ilk kez burada otururken görmüştü. Büyük dedesi Birol Saka Gidenler’in ilk ve ikinci eşi de burada çalışıyorlardı. Zaten büyük dedesinin babası Engin Birol Gidenler pastanenin o dönemki sahibiydi. Önceleri Birol da karısı ile buraya sık gelirdi ama artık pastane onun için kafasını toparlaması gerektiğinde ve düşünceler denizinde boğulduğu zamanlarda ayaklarının onu kendi iradeleri ile getirdikleri bir sığınak hâline gelmişti. Öğle öncesi olduğundan içerisi fazla dolu sayılmazdı. O da böyle olmasını seviyordu zaten. Her zamanki gibi boş gördüğü en yakın sandalyeye oturdu. Masasına yanaşan garson, hâl hatır sorduktan ve Birol da aynı şekilde iadeinezaket ettikten sonra çay getirmesini buyurdu. “Tavşankanı olsun.” dedi. Yanında da “apple strudel” istedi. İsmi alışagelmedik olan bu tatlıyı başka bir pastanede bulmak mümkün değildi. Uzun yıllar Avusturya’da büyükelçilik görevi üstlenen bir diplomatın eşi, emekliliklerinden sonra pastaneyi devralmış ve menüye gurbette geçirdiği seneler içinde pek bir güzel yapmayı öğrendiği bu hamur işini de katmıştı. Çayını içerken masada duran peçetelerden birini alıp kıvırmaya koyuldu. Oynadıkça peçete gül benzeri bir şekil alıyordu. Arada bir de tatlısından bir çatal atıyordu ağzına. Yemekte olduğu tatlı için Hitler’in gözdesi olduğu söylenirdi. Birol da oldukça severdi “apple strudel” yemeyi. Yine afaki bir şekilde düşünceleri Hitler ile kendi arasında benzeşen diğer ortak noktaların arayışına gitmişti, ta ki arka taraftaki servis kapısı oldukça yüksek bir ses çıkararak çarpılana kadar. Bu ses onu bir anda pastanenin kapısından çıkarıp önce sağa, sonra sola döndürüp iki yüz elli üç yüz metre kadar geriye, çıkarken Hasret’in lafını beklemeden çarptığı kapıya götürdü. Çektiği derin nefes ile kendini yeniden tatlısının ve çayının başında bulan Birol ani bir hareket ile ayağa fırladı. Karın boşluğuna okkalı bir yumruk yemiş de acısı bütün vücuduna eşit yayılmış gibi hisseti. Hızlıca kapının önüne çıkıp bir sigara yaktı. “Salak herif!” dedi kendi kendine. Sigaradan bir duman çektikten sonra “Aptal adam!” dedi. Bu kez sesi daha yüksek çıkmıştı. Etrafına hızlıca bir bakındı sanki bir şey arıyormuş gibi. Sigaradan yine bir duman çekti. “Kız tam bana cevap verecekken suratına çarptım kapıyı.” Hasret’in onun bu telaşlı, acemi hâllerine güldüğünü hayal bile edemezdi o anda. Tek düşünebildiği yaptığı büyük terbiyesizlikti. Nasıl yapabilmişti bunu? Şimdi yeniden ofise girdiğinde nasıl bakacaktı kızın yüzüne? Sırf kızın maaşını yatırıyor olması ona böyle bir hak vermezdi. Şimdi kız onun da aynı o görgüsüz patronlar gibi olduğunu düşünecekti. Maaşını ödediği için her türlü davranışı kendine hak gören o vicdansızlardan olduğunu sanacaktı. Hayır! Böyle biri değildi Birol. Kızın ona karşı olan bu düşüncesine izin veremezdi. Sigarasını bitirdi ve yeniden yürümeye koyuldu. Başını yukarı kaldırmış, sokağın üzerini saran ağaçların dallarını izliyordu. Mevsimlerden sonbahardı ve hoş bir hava vardı. Binbir türlü duyguyla doluyordu içi fakat tıpkı lafını dinlemeden çarpıp çıktığı kapı gibi aynı kapı bu duyguların üzerine de çarpılıyor ve geriye bir tek bütün vücudunu saran o derin boşluk hissiyatı kalıyordu. Adım atmayı bir anda kesti ve bir sigara daha çıkarttı cebinden. Yakması ile atması bir oldu. “Çok sigara içmeye başladın yine.” dedi. Derince nefeslenip yanında durduğu binanın duvarına oturdu. Yere attığı sigaranın dumanındaydı gözleri. “Çıldırmaya başladın oğlum Birol. Şu yere attığın sigara gibi tükenip gideceksin. Kimsenin içine çektiği de yok. Öyle kaldırım kenarında yanıp biteceksin. Sigarayı belki garibanın biri görüp ağzına koyar gerçi. O da keyif olur o garibana. Senden de kimseye bir halt olmaz. Anca kapıları çarparsın milletin suratına.”

Sokaklarda anlamsızca dolaştıktan sonra yeniden ofiste buldu kendini. Hasret’in yüzündeki ifadeden gereksiz yere düşünceler girdabında boğulduğunu anlaması uzun sürmedi. Kadına göre Birol’un herhangi bir eksik olup olmadığını öğrenmek için sorduğu onca sorudan sonra eli boş dönmesi oldukça komikti. Birol’un oluşturmaya çalıştığı entelektüel izlenimin aksine Hasret’in gözlerinde dalgın, şirin ve biraz da buruk bir adamdı o. Ne yaşayıp da böyle olduğunu bilmiyordu fakat merak da etmiyor değildi. Çünkü Birol, onun daha önce hiç karşılaşmadığı bir karakterdi. İşinde ne çok iyiydi ne de çok kötü. Konuşması da aynı şekilde kaba değildi fakat nazik olduğu da söylenemezdi. Sürekli düşüncelere, hayallere dalıp gidiyordu ve bazen kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Kendine güveni yerinde duruyordu fakat ne zaman hayallere dalmışken yakalansa sanki çıplak kalmış gibi utanıyor ve hemen oradan uzaklaşıyordu. Oldukça cömert bir adamdı. Daha ilk ayını doldurmadan zam yapmıştı Hasret’e. Neden olarak da çiçekler ile ilgilenmesini göstermişti. Hasret içten içe Birol’u keşfetmek istiyordu fakat bunu henüz kendisi de anlayamıyordu. Ona karşı olan yaklaşımının annelik içgüdüsü olduğu düşüncesindeydi. Birol koca bir çocuk gibiydi ve bir şekilde onunla ilgilenmesi gerekliydi. Ama ellerin ulaşamayacağı kadar derinlerde Birol kendine yer etmeye başlamıştı. Bunun nedeni belki meraktı. Belki de önceden o şekilde gelişmesi belirlenmiş olan kozmik olaylar ağıydı. Ya da zaman zaman Birol’un yüzünde oluşan o hüzünlü ifadeydi. Birol ise ofisinde çekincelerine yenik düşmüş, açık masa çekmecesine bakarak otururken yenilgi ve utanç suratından bütün bedenine balçık gibi akıyordu. Açmaması gereken o çekmeceyi yine açmıştı ve bu yüzden yenildiğini hissediyordu. Çekmeceyi bir daha açmamak üzere kendisine verdiği sözü de yine kırmıştı ve bu yüzden de utanç hissediyordu. Ama çekmecenin içindeki çerçeveyi alıp masasına koyduğunda çerçevenin içerisindeki resim karşısında bütün duyguları terk etti onu ve yeniden geçmişin sayfalarında kayboldu.

makinist

  • https://ip169.ozelip.com:10977