“Mortaks” Bir Garip Aşk İncelemesi

Aslında buraya sayfalar dolusu yazı yazabilirim buna rağmen aşkın ne olduğunu size tam manasıyla açıklayamam. Neden mi? Çünkü aşk böyle bir şey, kelimeler denizinde yüzerken kelime yetmezliğinden can vermenize sebep olabilir. Kısacası sadece yaşanır, anlatılamaz aşk. Siz hissedersiniz onu günlerce yüreğinizde ritim bozukluğu olarak.

Aşk herkesin kapısını bir gün çalacaktır. Bu geçmişte de böyleydi gelecekte de böyle olacaktır. Kimisi Yavuz Sultan Selim’in karşısında kalbi duran genç kız gibi “aşık olan neylesin” diyebilme şansını defalarca bulacaktır, kimisi ise Ebubekir Kani için canını veren Despina gibi bir şey diyemeden canını verecektir. Ama kapınız bir kere mutlaka çalacaktır, siz isteseniz de istemeseniz de. Ben uzun süre bekledim kapımın çalmasını. Okuduğum kitaplardan, dinlediğim hikâyelerden aşina olduğum o büyük aşkı çok yüce bir duygu olarak gördüm. Bazı zamanlar kapımı çalmasını beklediğim aşkı, beklemekten sıkılıp aramışlığım da vardır. Er geç anladım ki arayınca bulunan bir şey değilmiş aşk. Zamanı gelince o sizi buluyormuş ve tıpkı bir alacaklı gibi kapınızı kırarcasına çalıyormuş.   

Aşkı hem bekledim hem aradım diye bahsetmiştim ya nedeni ona olan merakımdı. Aşkı hayatımızın merkezine yerleşebilecek kadar önemli yapan neydi? İnsanları hem bu kadar mutlu edip hem de bu kadar biçare ve harap olmasına sebebiyet veren, koskoca padişah Kanuni’nin Hürrem Sultan’a:

“Ya affet, yüzün göster, ya sorma cürmünü öldür

Seni sevmek günah ise efendim çok günahım var

Üzüntü bucağında ayrılık ocağında başı dönmüş ve inlerken…”

Satırlarını yazmasına neden olan bu sevmek sevilmek neydi?

Daha önce belirttiğim gibi aşk ararken bulduğumuz değil, hiç hesapta yokken bizi bulandır. Beni de böyle buldu, Oblomov’un yüreğinde ateşler yakan Olga misali. Kül kedisine yardım eden peri annesi gibi kader beni seçmişti. Sonucunda aşkımı bulduğum o olaylar dizisinde herhangi bir şeyi farklı yapsaydım ya da bir şey kendiliğinden ters gitseydi, gece on ikide her şey eski haline dönmeden eve dönmeseydim belki de sonsuza kadar aşkı beklemeye devam edecektim. Yaşadıklarıma tesadüf diyebilirsiniz belki fakat düşündükçe bu kadarı da tesadüf olamaz diyorum. Sadece kader diyorum. Kapınızı aşk ile çalan bu kişiyle tanışmanız kaçınılmazdır. Tıpkı öleceğimiz günü bilemediğimiz gibi hikayemizin iyi mi kötü mü biteceğini kestirmek güçtür. Ama kaderle iç içe yaşayan hayatın karşımıza çıkardığı her insanın bize kattığı ve bizden götürdüğü şeyler var. Hayat senaryomuza dahil olan her bir kişinin hikayemizde vakitleri dolana kadar bir rolleri olur ve tecrübe deryamıza hayat dersleri eklerler. Kimisi ellerimizi hiç bırakmayacak, gönlümüze demir atacaktır; kimisi ise köhne bir gemi gibi demir alıp gidecektir. Ne güzel yazmış Yahya Kemal Beyatlı:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.”

Hem zaten şairin de dediği gibi “İçimiz hep bir hoş çakal ülkesi.”

Zamanı gelince karşılaşmam gereken o kişiyle karşılaştım ve o, yüreğimdeki durgun okyanusta dalgalar yaratan geminin kaptanıydı. Önceleri bunu anlayamadım, fondip yapmaya çalışan acemi içici gibi bilincimi kaybettim, farklılaşıyordum istemsizce. Bir yandan güneş görünce büyüyen, güneşe yönelen Van Gogh tablosundaki ay çiçeği gibi ona yöneliyordum ama bir yandan da kararıyordum. Yüreğimdeki aşkın güzelliği yüzüme vuruyordu, bunu aynaya bakınca anlayabiliyordum. Kıpır kıpır oluyordu içim, rengarenk kelebekler uçuşuyordu. Ah o kelebekler yok mu?.. Ne oluyor bana? Bir bakış, bir gülümseme, bir söz sonucunda karnımda oluşan bu his de ne böyle? Demekten alıkoyamıyordum kendimi. Zamanla karnımda oluşan bu hissin açlık olmadığını fark ettim. Sonunda, evet sonunda uzun bekleyişler bitmişti, o meşhur aşk kelebekleri bana da gelmişlerdi; hoş gelmişlerdi, iyi ki de gelmişlerdi. Devamında kalbiniz serçeler şakıyormuşçasına şarkı söylemeye, kalp krizi geçiriyormuşçasına teklemeye başlıyor. Yüreğinizde bir ferahlık peyda oluyor ve dünyaya başka bir pencereden bakmaya başlıyorsunuz. Her şey toz pembe ve çok güzel görünüyor gözünüze. Ağaçlar bir başka yeşil, toprak bir başka verimli, şu yağan yağmur bir başka bereketli görünüyor. Evet, her şey artık bir başka görünüyor. Gönül gözünüzü kaplayan tozlar kalkmış oluyor.

Aşkın başlangıç zamanlarında toprağa yeni ekilmiş bir tohum gibi toy bir halde oluyorsunuz. Zaman kavramını kaybediyorsunuz toprağın altında. Cemal Süreya’nın da dediği gibi “Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorarsa saat kaç diye, cevabım hep aynı; o’na doğru.”  Zamanı saatlerle, dakikalarla değil onunla ölçüyorsunuz. Beklenmedik bir misafir konuk eden ev sahibi gibi hazırlıksız yakalanıyorsunuz. Nasıl sevilir bilemiyorsunuz. En azından ben öyleydim. Çat kapı gelen beklenmedik misafirime deliler gibi değil, delirir gibi sevdalanmıştım. Tıpkı hava gibi her yanımı sarmıştı aşk, kapıya vurduğu gibi öyle okkalı bir tokat atmıştı ki suratıma, nakavt olmanın eşiğine gelmiş bir boksör gibi kıvranıyordum yüreğimin acil servislerinde. Yüreğimden bedenime bir ateş yayılıyordu. Aşk ateşi ile içten içe bir çıra gibi yanıyordum sürekli, kül oluyordum ve küllerimden yeniden doğuyordum. Bunu ona göstermek istiyordum ama yapamıyordum edindiğim acı tecrübelerden dolayı. İçimdeki geçmişten gelen güvensizlik ve kaybetme korkusu bana hep mani oluyordu. Çılgınlar gibi akan nehrin önüne çekilen setler gibi coşkun duygularımı bastırmaya çalışıyordum.

Bazen inanamıyordum. Nihayetinde biri ilk defa yüreğimin kapısını ardına kadar aralıyordu. Güçlük çekiyordum çünkü aşkın ne olduğunu bilmiyordum. Gerçekten birisi beni sevebilir mi? Bende o aşkı görüp yaşatabilir mi? Soruları yankılanıyordu kafamın içinde. Diğer yandan kalbim de aklımı bastırmaya çalışıyor, Jenny’nin Karl Marx’a mektubundaki gibi sorup duruyordu. “Bugünkü aşkının sıcaklığını sonuna kadar devam ettirebilecek mi? Hayatının sonuna kadar, mevcudiyetinin hepsi beni düşünmekten ibaret olacak mı?” diye.

Gün gelir bu akıl, kalp labirentinden aşka, ona ve kendinize güvenerek çıkarsınız. Yavaş yavaş tanırsınız birbirinizi, daha çok gösterirsiniz sevginizi. Hem gerçek aşk kumbara gibidir. Sevgimizi biriktirir içinde ve günden güne çoğalır. Her geçen gün sevdiğimizin gözlerine baktığımızda aşkımızın şiddetlenmesinin ve artmasının nedeni de işte bu aşk kumbarasıdır.

Bazen kalbinizin günlük işlerinden başka bir şey yapmasını, sevmesini, istersiniz. Sabahattin Ali “Düşman” adlı hikayesinde:

“Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi!.. Gündüz daire… Hafif bir iş, bol para… Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazen sinema… Çay… Poker… Sonra uyku… Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.”

Diyerek bir eksiklikten bahseder. Ben bu eksiliği kendimce yorumlayıp aşk olarak gördüm. Aşk yüreğinizdeki boşluğu dolduran, hayatınızda belki de eksik olan o son puzzle parçasıdır. Aynı zamanda da sizi siz yapan çok kuvvetli bir duygudur. Aşkı bulamadıkça hep eksik kalacaksınızdır. Aşk sizi tamamlar, bir bütün yapar. Aklınız, gönlünüz özgür kalır. Matrix’ten çıkarılmış Neo gibi olursunuz. O sık sık uzaklara dalıp giden buğulu gözlerin yerini ışıltısıyla etrafı aydınlatan, canlılığıyla herkesi şaşırtan yıldız gibi parlaklığa kavuşmuş bakışlara sahip bir çift göz alır. O güne kadar varlığından habersiz olduğunuz kalbiniz artık atmaya başlar. Hem de dünyanın en güzel duygusuyla beslene beslene…                                  Aşk sizi tamamlar dediysem her sözünüzün, her düşüncenizin aynı olması değildir bu. Bazen çok farklı düşünceleriniz de olabilir. Farklı düşündüğünüz anlarınızdaki çatışmalarınıza rağmen bir bütün olmaktan, sevmekten vazgeçmiyorsanız işte tamamlanmak budur…

Aşkın insanı bitiren bir yanı olduğu da aşikârdır. Siz aşkınız uğruna savaşırken kendinizi heba edersiniz fakat sonuç koskoca bir hüsran olur. Oysa ne güzel başlamıştır o aşklar değil mi? Sizi bir zamanlar iyileştiriciliği ile sarıp sarmalayan o aşk artık sizi günden güne yiyip bitirir. Bir zamanlar içinizde uçuşan o kelebeklerin yerini güveler alır ve yüreğinize ilmek ilmek işlediğiniz, rengarenk duygularla süslediğiniz aşk halınızı kemirir, bitirirler.

Oblomov gibi yersiniz, içersiniz, uyursunuz, gezmeye çıkarsınız ama birden keyfiniz kaçar, boşluğa düşersiniz. Sadece gelecek için değil, geçmiş için de oturup ağlarsınız. Hatıralarınız içinizi yakar. Hasta değilsinizdir ama bir hüzün çöker üstünüze.

Hava güneşliyken bir anda kara bulutlar gelir şehrinize. Güneş aydınlatamaz yüreğinize çöken karanlığı. Hiç beklemezsiniz böyle bitmesini “Biz birbirimizi seviyoruz niye ayrılalım ki?” dersiniz. Lakin gelin görün ki ayrılık kapıdadır. Vakti dolan canı götürmeye gelen azrail gibi yüreğinizdeki aşkı almaya gelmiştir. Siz kapıyı açmasanız da o girer ve her şeyi yanına alıp sanki hiç gelmemiş gibi  çıkar gider. Yerine yalnızlığı bırakır ve geriye hüzün kalır.

“Çölde serap, deryada bir katre, zirvede bir tutam kar oda olsan, seni dudaklarıma değdirmek, kokunu içime çekip bedenimi ve ruhumu yıkamak, dinlendirmek istiyorum.”(a.g.e) dediğiniz kişi artık gönül görüş alanınızın dışına çıkmıştır. Bir kere kaptırdıysanız gönlünüzü gidecek kişiye, o acıyı yaşamaktansa ölüm bin kat daha iyi gelmeye başlar size.

Yatarsınız kalbinizin en dar sokağındaki tozlu yolların ortasına, kesersiniz gitmeye çalışan aşkınızın önünü Ebubekir Kani’nin, Despina’nın önünü kestiği gibi. Söylemeye başlarsınız yüreğinizden akan elem dolu sözleri “Ya çiğneyip geçersin, ya da selamımı alırsın.”(a.g.e). Ama sizin selamınızı almaya tenezzül bile etmez, ilerler gönül şehrinizin çıkış kapılarına doğru. Siz koşarsınız tozlanmış elbiseleriniz ve kırılmış kalbinizle peşinden “Şiirlerimin bütün dizelerini senin yoluna sermeye yemin ederim.” diye bağırırsınız, sizi duymaz. Sesiniz artık kulaklarına bir yabancınınkinden farksızdır.

Bestekâr Şevki Bey:

“Dünyada gönül yarasına çare bulunmaz

Vuslat yine mi kaldı güzel, başka bahare”

Dizelerini söyler. Siz de kaderinizi kabullenip, aşkınız kapılardan çıkıp giderken arkasından izlemekle yetinirsiniz.

Öpüp öpüp kalbinizin üstünde taşıdığınız, defalarca okuyup her satırını ezberlediğiniz, size hayat veren, saadetler saçan o mektupların sahibi acımasızca çekip gitmiştir. Size emanet ettiği aşkını alıp sizi yapayalnız bırakmıştır. İçiniz kan ağlar. Yazsanız kelimeler kifayetsiz, cümleler bomboş; yazmasanız gönül razı değil. Aşık Veysel’in de dediği gibi “Gönül yaşar amma ümitler öldü.”

Tüm bu olumsuzluklara rağmen insan gerçekten aşık olunca çok saf çok temiz duygularla seviyor. Birinin yanında gardınızı indirebilmek o kadar güzel ki. Ezilmemek için çoğu zaman dışarıya çok güçlü olmanız gerekiyor. Ne yazık ki bu dünya güçlülerin, güçsüzleri ezip geçtiği bir yer. Bu yüzden dışarıya güçlü görünürken sizi üzmeyeceğini bildiğiniz, zaten içinizde taşıdığınız aşkınıza kendiniz gibi olabilmek, bazen küçük bir çocuk gibi, bazen savunmasız olabilmek, bazen omzunda ağlayabilmek, derdinizi tasanızı, sanki kendi kendinizle konuşuyormuşsunuz gibi her şeyinizi anlatabilmek o kadar büyük bir lütuftur ki… yaşayınca anlarsınız.

Ahmet Batman’ın bir sözü vardır: “İnsan bu hayatta inandığını yaşar derler. Ben de seni yaşamak için sana inandım.” Biz de hep inandıklarımızı yaşarız çoğunlukla o yüzden inanırız, güveniriz aşkımıza onu yaşamak için…

Uzun lafın kısası aşk bu dünyada bize bahşedilen hem en güzel nimet hem en kötü lanettir. Bir imtihandır hepimiz için, asla vazgeçemediğimiz. Sadece sevgilinize, eşinize duyulan bir duygu da değildir. Dünyada var olan olmayan, aklımızın aldığı ya da almadığı her şeye duyulabilecek bir duygudur. Bir çiçeğe, bir kitaba, anneye, babaya, çocuklara… Aşk belki de bu dünyada sahip olduğumuz en özel duygudur. Ben sadece sevgiliye duyulan aşkı anlatmakla yetindim. Başlangıç cümlemde yazdığım gibi sayfalar dolusu yazı yazabilirim, buna rağmen aşkın ne olduğunu size tam manasıyla açıklayamam. Tekrar başa dönmedik mi?

Son söz olarak:

Sevmek iki kişilik bir dünya kurmanın yolu ve koludur.

Sevin ve sevilin. Birbirinden kopamayan aşıklardan olun.

Aşkınız da katlanarak arşa değsin efendim…

mortaks ve rurouni kenshin

Kaynakça:

Mortaks’ın aşk dolu dünyası

Rurouni Kenshin’in hüzünlü aşk geçmişi

Tarihi aşklar ve aşk mektupları, Muammer YILMAZ

Oblomov, İvan GONÇAROV

Resimler: Up (2009)

  • https://ip169.ozelip.com:10977