Sizin Hiç Anneniz Öldü mü?

“Sizin hiç anneniz öldü mü?”

Bunca zaman soru diye bildim Cemal Süreya’nın o meşhur şiirini oysa ne bir soruydu şiirin ismi ne de şiirin devamı bir cevap. Ben bilmezdim, insan gecenin bir yarısı siren sesi kulağında uğuldarken yağmurun altında öylece dikilirmiş yalın ayak. Hiç bilmezdim ben, nefesi kesilmezmiş insanın, hastane koridorlarını inleterek ağlamazmış bağıra çağıra. Boşlukmuş kalan geriye, ne bir ölüm arzusu ne cehennem ızdırabı ne içini oyan bir bıçak; yalnızca boşlukmuş kalan. Bilmezdim saçımı bir kere okşamamış babamın çökmüş gövdesini bu çelimsiz vücudum nasıl da omuzlayabilirmiş. Zaten ne garip şey, insanın babası omuzları sarsıla sarsıla ağlayabilirmiş meğer.

Telefonun öbür ucunda donuklaşan sesler, birbirine karışan hıçkırıklar boğazına dizilmez de öylece beklermiş insan aslında yeni bir numarayı tuşlamak için. Sanki dünyanın en normal şeyi olduğunun farkında, açtığın her telefonu aynı sükûnetle yanıtlarmışsın. Ne bir telaşe ne yalın bir üzüntü ne de korku. Hem zaten insan ağlamazmış annesi öldüğünde. İnsan hiç korkmazmış bir cesede bakarken, bilmezdim. Ağır ağır yıkarken onu hiç korkmazmış, elleri titremez, içinde bir yangın peydah olmazmış. İnsan gasilhaneden dışarı çıktığında ne çöküp kalırmış yere ne dizleri tutmaz olurmuş öyle, havayı sanki son kez içine çeker gibi çekermiş de beklermiş yalnızca. Kürek kurşun kadar ağır, toprak çimento gibi sertmiş meğer, hiç bilmezdim. Uzun uzun bakmazmış insan mermere, yürüyüp gidermiş hiçbir şey olmamış gibi. Ne kadar kalabalıkmış aslında cenaze evleri ve ne kadar bomboş.

Ne hiç sevilmemiş olmanın kızgınlığı ne başka bir şey, insan dolapta duran bir tabak yemeğe dakikalarca bakıp kalırmış, hiç bilmezdim. Sıcaklığı çoktan uçup gitmiş o yatağı toplamak külfet, kıyafetleri dolaptan çıkarmak bir çeşit işkenceymiş. Koltuğun üstüne atılı duran şal nasıl da otururmuş insanın göğsüne. Bir parça kumaş nasıl yakar insanın elini, bilmezdim ben. İnsan annesi öldüğünde hiç üzülmezmiş meğer, buz gibi soğurmuş kanı da daha da diz çöküp ağlamazmış, hiç bilmezdim. Ne kaybolmuşluk ne çaresizlik ne bir parça üzüntü, yalnızca hiç. Durmazmış zaman, boşlukta akıp gidermiş. Bir sükûnet çökermiş insanın üstüne de ne sıcak su yakarmış elini ne cenaze evinde koşturup duran çocukların sesleri… Uzaktan bakarmış insan, ağlayan insanlara öyle uzaktan bakarmış, hiç bilmezdim.

Ağlamadığı için kızarlarmış insana bazen, üzülmediği için sarsarlarmış omuzlarını. Koşmadı diye bir tabutun peşinden ne zalimliği kalırmış ne gaddarlığı. Günlerce konuşulmayan evler olurmuş, hiç bilmezdim, kimsenin yemek yemediği o cansız, soluk evler. Bir sessizlik, koca bir gürültü gibi doldururmuş bazı evleri bazen, hiç bilmezdim. Üç mezar halat olur da bağlarmış insanı bir şehre, üç mermer. Ölüm girince bir evin kapısından ne var ne yok yutar da gidermiş, olmayan anılar da gidermiş toplanıp onunla beraber. Hiç olmayan anılar bile. Huzurla uyuyabilirmiş insan annesi öldüğünde bile, ben hiç bilmezdim. Sözcükler nasıl da saçmaymış ve ölüm ne kadar nihai. Üç mermer halat boğazına ilmek gibi dolanırken bir damla gözyaşı dökmezmiş insan. Korkmazmış artık ne yalnızlıktan ne kimsesiz kalmaktan, hele bir de zaten öyleyse daha en başından.

Sizin hiç anneniz öldü mü? Ben bilmezdim, hiç bilmezdim, haftalar da geçse ne ağlar ne üzülürmüş insan. Boşlukmuş kalan geriye, yalnızca katı bir boşlukmuş kalan. Ne için savaştığını hatırlayamadığın bir boşluk. Hiç, hiç ağlamazmış insan. İnsan neden hiç ağlamaz? Ve ben nefesim kesilene kadar kahkahalara boğuldum, tüm şehir dinledi beni. Güldüm, boğulana kadar. Nefesim kesilene, boğazım kuruyana kadar güldüm, hiç kimse duymadı beni ama tüm şehir dinledi. Zaten neden, neden hiç ağlamaz insan? Üzülemediğin bir boşluğa çakılı kalırmışsın da yazmak bile geçirmezmiş bu uyuşmuşluğu, bilmezdim. Sizin hiç anneniz öldü mü? Ölürmüş insanın annesi bile; ben hiç, hiç bilmezdim.

gandalfgillerden

Görsel Kaynak: Pinterest’te meraladac isimli kullanıcının hesabından alınmıştır. kaynak

  • https://ip169.ozelip.com:10977